28 Şubat 2016 Pazar

MSG ( ÇİN TUZU) DENEN ZEHİR





Knorr un hazır çorbalarının üzerinde"hiç bir
koruyucu madde içermez" yazıyor diye alıyordum.Özellikle son çıkardıkları
çorbalar çok kolay yapılıyordu ve gerçekten de çok lezzetli oluyordu.Bu
maili okuduktan sonra hemen mutfağa gidip Knorr çorba paketlerinin
içeriğine baktım.Maalesef içeriğinde MSG denilen madde var
""" MSG Nedir ..??? """ Dikatlice Okuyalım ve Paylaşalım...!ar.
Utanmadan Sağlık Bakanlığı'da bunu onaylayıp "Türk Gıda Koteksi'ne uygundur"izni
veriyor.Şimdi anlıyorum ki ince bir çizgiye dikkat etmek gerekiyor.Şöyle ki
"hiçbir katkı maddesi yoktur" la" hiçbir koruyucu madde içermez"dikkat
etmediğimiz ama çok önemle dikkat etmemiz gereken iki ayrı ama önemli
bilgi..Sizlerle paylaşmak istedim...
MSG NEDİR?...
ÇOK Onemli:
Bu msg denen illeti piyasalarda, daha masum bir ifade tarzı olsun diye ÇIN
TUZU adıyla satıyorlar.
Piyasada bazı dönerciler de bunu kullanıyorlar.
O kadar lezzetli oluyor ki, bir döner yiyecegine 2-3 döner yiyesin geliyor.
Ayrıca ithal olarak gelen BUTUN GIDA MADDELERİNDE BU MSG VAR
(Peyniri,eti,konservesi vs vs.)




MSG NEDİR?...

MSG adında bir yiyecek katkı maddesi var.
MONO SODYUM GLUTAMAT
Yiyeceklere katıldığında, o yiyeceğin tadının beyin tarafından güzel
Olarak algılanmasını sağlıyor. Tatlı, tuzlu, acı fark etmiyor.
Hangi yiyeceğe katılırsa lezzetliymiş gibi geliyor. O yüzden gıda
üreticilerinin bir çoğu MSG'yi karlı olduğu için kullanıyorlar.
MSG ZARARLI MI ?
Buna okuduktan sonra siz karar verin.
Bu madde Nörotoksin. Sinir hücrelerine zarar veriyor. Merkezi sinir sistemi tahribatı ve
buna bağlı olarak ALZHEİMER, PARKİNSON, HUNTİNGTON hastalıkları, SAR (Epilepsi)
Retinal dejenerasyon (Göz retina tabakası hasarı) Yağ birikimi, doyma mekanizmasında bozukluk, obezite.
Büyüme hormonu baskılanması.
Pankreas hasarı, insülinde artış, ve buna bağlı diyabet.
Böbrek ve karaciğerde ciddi hasarlar.
Bu madde hamilelerde plasenta
bariyerini geçebiliyor, anne karnındaki bebek de aynı tahribatlara maruz kalıyor.
Özellikle çocuklarımızın hatta büyüklerin de çok severek yediği CİPS'lerde çok kullanılmakta.
Hazır köfte harçları, Et suyu tabletleri, Hazır çorbalar, Dondurmalar, renkli yoğurtlar ve benzeri bir çok üründe var.
Şimdi diyeceksiniz ki, Madem bunca zararı var, neden kullanıyorlar?.
Küreselleşen dünyada, ticaret de küreselleşti. Küresel ticaret devleri insaf, merhamet
gibi duygularla asla çalışmaz. Onların amacı çok kar etmek, çok daha büyümektir.
Bu mamuller, albenisi olan renklerde ve janjanlı ambalajlarda sunulur.
Televizyon, gazete ve duvar reklamlarında onlara sıkça rastlarsınız.
Sadece maddesel tadıyla değil, görsel yollar ile de beyinlerimize kazınır adeta.
Basit bir hesap yaparsak, ucuz zannedilen bu ürünleri çok pahalıya tükettiğimizi görürüz.
Mesela Cips. Semt pazarlarında 1 kg . patatesi 1 TL ye alabilirsiniz. Oysa ki 50 gram CİPS 1 liradır.
Yani 1 kg . Cipsi, 20 tl.den tükettiğimizin farkında bile değiliz.
Olumsuz etkileri de cabası. bu mamulleri üretenler !....
Kendi ürettiklerini asla yemezler, içmezler. Onların gıdaları organik ve doğaldır.
Son zamanlarda organik tarım yapan çok güçlü özel şirketler türedi,
burada itina ile yetiştirilen ürünleri semt pazarlarında göreniniz var mı? Ben henüz rastlamadım.
Gelelim genel sağlık boyutuna;
Son 30 yıla dikkatle göz atacak olursak, çocuk yaşta diyaliz cihazına
bağlı yaşamaya mahkum edilenler, çok küçük yaşta şeker hastalığı ile tanışan çocuklar, obez çocuklar, asabi çocuklar, 9-10 yaşında buluğ çağına girenler, çeşitli nedenlerle engelli
doğanlar ve bu sayının ülke nüfusunun % 12'sine çıkması ve benzerleri. Ve sizlerinde aklınıza gelebilen yeni hastalıklar.
Hastalıkları üretenler, ilaçlarını da ihmal etmediler. Bu da madalyonun diğer karlı yüzüdür. Karbondioksitli meşrubatlardan, sakıncalı hazır gıdalara varana kadar bir çok yerde çeşitli uyarılar yazıldı, çizildi. Durumun ciddiyetini anlayabilenimiz var mı? Bu sorunun cevabı, tüketim miktarıdır.
Şimdiki eğitim sistemimiz endüstri, tarım, genel kültür alanında yetersiz kaldığından,
yeni nesiller tehlikenin farkında değildirler. Emperyalist devletler, egemen olmak istedikleri toplumun eğitimli olmasını istemezler. Onlar için önemli olan kendi halkları ve elde edeceği yeni sömürü kaynaklarıdır.
Her yıl eskiyen, yaşam kaynakları azalan, küresel ısınma ile kuraklık tehlikesi yaklaşan bir dünyada, Küresel güç olan emperyalist devletlerin acımasızlığının arttığı bir dünyada, Dengelerin ve haritaların değiştirilmek istendiği bir dünyada yaşadığımızı asla unutmamalıyız.
Dünyanın en güzel coğrafyasında yaşadığımızı da asla unutmamalıyız.
Gelin bu güzelim yurdumuza hep beraber sahip çıkalım.

YARIN ÇOK GEÇ OLMADAN
!.....




3 Ocak 2016 Pazar

AŞILARLA İLGİLİ KORKUNÇ GERÇEKLER




Aşıların denetlenmediğini belirten beyin ve sinir cerrahı Dr. Russell Blaylock, "Ani Bebek Olumlerinin yüzde 70′i Difteri Tetanoz Bogmaca aşısının takip eden 3 hafta içinde gerçekleşiyor. Havaleler aşılarla bağlantılı, aşı olduktan hemen sonra olması gerekmiyor. Haftalar, aylar, hatta bir yil sonra bile gerçeklesebilir" dedi.


Nöroşirürji (beyin ve sinir cerrahi) uzmanı Dr. Russell Blaylock’un çarpıcı konuşması:
Eğer bağışıklık sistemini uyarırsan, bugün otizmin çıktığı gibi, hamileyken aşıladığın kadının çocuğu 20 yıl sonra şizofreni çıkacak. Ve kimse bağ kuramayacak.
Aşılar Cin’de üretiliyor ve ABD’de iki yılda bir kontrol edilirken üretici, Cin’de bu 13 yılda 1 ve FDA gidip kendi kontrol edemiyor. Üretici firmadan bir görevli dışarı çıkıp burada her şey yolunda diyor 13 yılda 1.
(Amerika’yı yok etmeye yemin etmiş komünist ülke Cin’den bahsediyoruz)
Ani Bebek ölümlerinin yüzde 70′i Difteri Tetanos Boğmaca aşısını takip eden 3 hafta içinde gerçekleşiyor.
Havaleler aşılarla bağlantılı, aşı olduktan hemen sonra olması gerekmiyor. Haftalar, aylar, hatta bir yıl sonra bile gerçekleşebilir.

CANLI VİRÜS İÇEREN AŞILARIN TEHLİKELERİ:

- Bağışıklığı bastırıyor (KKK ve HIB)

- Hayat boyunca vücutta kalabiliyor. Kızamık virüsü yaşlıların %20 beyin ve %45 diğer dokularında bulundu.

- Astım, çocuklarda şeker hastalığı ve otoimun ve nörolojik hastalıklarla bağlantılı

1970′den sonra her çocuk felci vakasının Oral Çocuk Felci aşısı kaynaklı olduğu ortaya çıktı.
Nijerya’da çocuk felci salgını yaratıldı bu oral çocuk felci aşısıyla. “Şimdi etrafındaki ülkelere Nijerya’da çocuk felci salgını var, aşı olmazlarsa size bulaştıracaklar” dediler.
Komşular Nijerya’yı savaşla tehdit etti. Nijerya’da aşı yaptırmayanları hapse attılar. Zorla aşı yaptılar. ABD de olacak olan bu eğer aşılar zorunlu hale gelirse. Çocuğunuzu elinizden alıp zorla aşı vurduracaklar. Oysa ABD’de canlı çocuk felci aşısı yasak.
Bush ve ailesinin Merck’le olan yakın bağları nedeniyle siz bugün Merck’i aşı çocuğunuza zarar verdi diye mahkemeye veremiyorsunuz.


EN ZARARLI AŞI HANGİSİ?

Hepatit B aşısı üretilmiş sinir sistemini mahveden en zararlı aşı.
Ben çocukluğumda bütün hastalıkları geçirdim, etrafımda, sınıfımda bu hastalıklardan sorun yasayan hiç kimseyi görmedim. Eğer dedikleri gibi bu kadar ölümcül olsaydı, benim zamanımda aşıları yoktu, sokaklar ölülerle dolu olurdu.
Hastalığı geçirdiğinde ömür boyu bağışıklık kazanıyorsun. Öte yandan aşıyı olunca. 4 yıl aşının korumadığını anladıklarında bu sefer de pekiştirme dozlar vurmaya başladılar. Ama onlar ilk aşı kadar bile koruma sağlamıyordu. 2 yılda onların koruyuculuğu da.

KIZAMIK AŞISINDNA ÖNCE KIZAMIK ÖLÜMLERİ ÇOK DÜŞMÜŞTÜ

Kızamık aşısı başlamadan önce kızamıktan ölüm vakaları yüzde 90 zaten düşmüştü. Hijyen, iyi beslenme, iyi bakimdi sorumlusu.
Kızamık aşısı sonucunda da ölüm oranları artmıştı. Ve fark ettiler ki çocuklar Çinko ve A vitamini yoksunluğu çekiyordu. Bunları verdiğinde ölüm oranları yine düştü.


ÇOCUK FELCİ ZATEN SORUN DEĞİLDİ

Çocuk felci salgını DTB aşısı başlayana kadar sorun teşkil etmemişti. Çocuk felci her daim vardı. Ama hiç bir dönemde DTB aşının başlamasıyla başlayan dönem gibi bir dönem yaşanmamıştı. Birden bire felce ve ölüme neden olması herkesi şaşırtmıştı. Çünkü o zamana kadar yaz gribi gibiydi.

GRİP AŞISI ÖLÜMLERİ ARTIRDI

2003 yılında çocuklara grip aşısının vurulmasına başlandıktan sonra 5 yaş altı gripten ölen çocukların rakamı 12′den 90’a çıktı (1:13:00)
2 yaş ustu grip aşısı canlı grip aşısı yüzde 33 etkili, zayıflatılmış grip aşısı yüzde 36 etkili. 2 yas altı zayıflatılmış grip aşısı yüzde 0 etkili. Ama gel gör ki şimdi her yaşa vurulması öneriliyor.

PEKİ, YA DOKTOR VE SAĞLIK ÇALIŞANLARI BU AŞIYI OLUYOR MU?

Doktor ve hemşirelerin yüzde 70′i  “hayır” demiş. Sağlık çalışanlarının ise yüzde 62’si “hayır” demiş.


TETENOS AŞISI GÖRDÜĞÜM EN KOMİK AŞI

Tetanos aşısı gördüğüm en komik aşılardan biri. Tetanos kapma olasılığınız yolda bana çarpma olasılığınız kadar az. Kaldı ki su anda camdan eli kesilmişlere bile Tetanos aşısı vurulmakta. Tetanos oksijensiz ortamda yasamaz. Bu nedenle oksijenli suyla temizlik yapılır. Tetanos hayvanların dışkısının olduğu yerde yasar. Evinizde cam kırığından Tetanos kapamazsınız.
Kızamıktan ölümlerde ateş düşürücülerin rolü… Eğer bundan endişe ediyorsanız ateş düşürücü vermeyiniz. Ölüm oranı yüzde 7′den yüzde 35′e yükselmiş ateş düşürücülerin etkisiyle. Bırakın ateş yükselsin, 40-41′i geçmedikçe sorun değil. Böylece kızamıktan ölümleri ciddi oranda düşürmüş olursunuz.

1984 kızamık salgını: %58 aşılı
1985 kızamık salgını: %99 aşılı
1986 kızamık salgını: %96 aşılı
1988 kızamık salgını: %69 aşılı
1989 kızamık salgını: %89 aşılı
1995 kızamık salgını: %56 aşılı


Kızamıkçık aşısı %55 kadında eklem iltihaplanmasına neden oluyor
Doktorların %75′i kızamıkçık aşısı olmayı reddediyor
Kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının ise yüzde 91′i reddediyor

(1:19:10) Hepatit B de en komik aşılardan biri. Vaka sayısı 25-64 yas grubunda 4.172 iken 0-4 yas aralığında 5.
Eğer yüksek risk taşıyan bir anneye sahip değilse bebek 18 yaşına kadar Hepatit virüsüyle karşılaşma olasılığı nerdeyse hiç yok.
Diğer konu Hepatit B aşısının koruyuculuğu 2 yıl. Yani doğumdan sonra vurulan Hepatit B aşısının 18 yaşına geldiğinde hiç bir etkisi yok.
(1:19:57) 14 yaş altında: Hepatit B Aşısına karşı yan etki geliştiren vaka sayısı 872 iken, hastalıkla karşılasan vaka sayısı 279dur.

                                           -Alıntıdır-




20 Eylül 2015 Pazar

GEÇMİŞE DAİR




Kısa bir anekdot;

Çocukluğumuzda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta Babamın bile anahtarı yoktu.
Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi.
Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek
bir yer yoktu ki.
En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar,
Oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımızeskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara
koyar oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle
bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler Annemiz gibiydi.
Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bize bir sürahi bir bardak uzatırlar,
hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacacı evine gidip gelen elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye, bazen bir meyve olurdu.
Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır,
Çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı.
Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştırırlardıbizi...
Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz,
Onlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi,
En fazla saçlarımızdan çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine
oyuna dalardık.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı
alnımıza, oyuna devam ederdik.
Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.
Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki.
Komşumu tanımıyorum ama evinin camında,
temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin
der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ; bilmem kaç
kuruş hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var, içinde yaşayan yok. Parklarımız var,
içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks
binalar, ışıl ışıl vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..
Tahta iskemlelerimizde oturan yaşlılarımız,
onlara dede, nene diye
hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında ' vale ' lerin, ' bady '
lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp,
taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek
ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de
cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş
insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?
Biz mi istemiştik? Yoksa birileri mi böyle istedi?..
'Her toplum hakettiği gibi yönetilir'' derler ya, hakettiği gibi de yaşar diyelim mi ?
alıntıdır..

14 Mayıs 2015 Perşembe

MANTOLAMA HAKKINDA BİR GERÇEK





Mantolama ile zehirliyorlar!

Türkiye’de son zamanlarda bir mantolama furyası almış başını gidiyor.. 
Mantolama ne diye kısa bir soru sorulunca “binaların duvar, kolon, kiriş bölümlerinin Polistren levhalar kullanılarak yalıtılması için geliştirilen bir sistem” olarak karşımıza çıkıyor.
Türkiye’de ısı yalıtımı İzocam ile başladı, Amerikan sayding ile görünür oldu. Ama İzocam ın ömrünün 5 yıl olması nedeniyle çeşitli arayışlara girildi..
AB ülkelerinin özellikle Almanya nın terk ettiği mantolama malzemesi XPS ve buna benzer çeşitli malzemeler, Türkiye’yi sardı. Almanya’dan hurda fiyatına alınan bu makinalar şimdi Büyük illerde vatandaşa 3- 5 santim kalınlığında mavi, pembe, gri renklerde kanser üretiyor.. Şimdi bir de siyah kuruma batırılmış ve adına karbonlu dedikleri malzeme olarak ta piyasaya sürdükleri yenilikleri var. Püskürtme poliüretan denilen yeni bir sistemle de binanın tümü, poliüretan köpükle kaplanıyor
Fakat bu yapılan mantolama artık İstanbul başta olmak üzere birçok yerde çatlamakta, ayrılmakta, duvarlarda sallanmakta.. Yalıtım özelliğini kaybetmekte, Paralar da uçup gitmekte.. Eğer firmaların insanları kandırıp, “ 30 yıl -50 yıllık malzeme garantisini ”, işçilik dahil garanti diye insanlara yutturmaları 3-5 yıl içinde doluyorsa , bu sefer Mahkemelere yeni bir iş yükü biniyor ..Ki şu anda Ankara da bu yönde açılmış 500 ün üzerinde dava var..! Bilirkişiler rapor tutuyor, Mahkemeler de karar veriyor.. Ev sahiplerini bir de ısı yalıtımı yaparken, hukuki yol da bekliyor..
Şimdi tamamen strafor olan fugalı kaplama malzemeleri çıkmış.. Yalıtımla ilgisi olmayan insanların sadece bakıp , “ güzel, şık görünüyor “ dedikleri ama dışı onları içi beni yakan uzun levhalar da tüketiliyor. Bu da aynı kapıya çıkan malzeme türü.
Yaptığım araştırmalarda, mantolamanın cevap verilemeyen eksikliklerini tesbit etme fırsatım oldu..

1-Levhalarla yapılan mantolama sağlıksız, her şeyiyle karserojen bir madde.. Bunu yaptıran kişiler, evlerini kanserli bir madde ile sarmayı kabul ediyorlar.. Resmen Kanserli bir madde..

2- Mantolama denilen bu levhalar Yangın Yönetmeliğine aykırıdır.. Yanıcı bir maddedir.. Yeter ki bir yerden küçük bir ateş görsün, içten içe hızla yanıyor ve binayı sarıyor.. bazı binalarda yangın sırasında gördüğünüz binanın kenarlarından çıkan o simsiyah zift yanığı gibi dumanın nedeni budur.! Söndürülmesi de zordur.. tükeninceye kadar yanar.. Yani binaların bir de yargın tehlikesi apaçık ortada.. Doğalgaz kullanımı da yaygın olduğuna göre dikkatsizlik sonucu çıkabilecek yangınlarda ,yangın hızla yayılacaktır..

3- Binalar, güçsüzleştiriliyor.. Mantolama için kullanılan levhaları duvarlara monte etmek için 10 santimetre uzunluğunda plastik dübellerin yerleştirilmesi gerekiyor. Bu dübeller Metrekareye 8 , bir panel e de 5 tane atılıyor..! Bina delik deşik ediliyor, BU dübeller için, matkaplar kolonları bile deliyor..! Binaların deprem dayanıklılıkları da ardılar. Kısa bir hesap yapılırsa, 2500 Metrekare alanlı 5 katlı bir binaya 10 binin üzerinde düzel atılıyor.. 10 bin tane delik açılıyor binaya..!

4-Binalar kesinlikle hava ile irtibatı kestiği için evlerde bir hava alma, nefes alma sorunu yaşanıyor.. Sürekli pencere açıp hava alma ihtiyacı doğuyor.. Pencere açılacak ise Nerede kaldı bu yalıtımın faydası ?

5- Yüzde 50 yakıt tasarrufu hikayesi ise tamamen büyük bir yalan… Bunun sağlayacağı Yüzde 30 tasarruf olsun.. 5 yıl garanti veriyorlar 5 yıldaki tasarrufu da ödenen mantolama ücretinin yarısını bile karşılamıyor..Yani amorti etmiyor.
Bu kanserli maddenin önüne geçmek için başta Sağlık Bakanlığı, Belediyeler için de İçişleri Bakanlığı acilen çalışma yapmalı ve mantolama levhalarının Türkiye’de üretimini, yaygınlaşmasını engellemeli..
Özellikle bazı belediyeler bu mantolamayı zorunlu tutuyorlar.. şaşkınlıkla izliyorum.. BU maddeyi ne analiz etmişler, ne analiz ettirmişler, ne sonuçlarını araştırmış, ne de ilgilenmişler.. Ama yeni binalara zorunluluk getirmezler mi .! Mantolama yoksa imar izni vermiyoruz..! Hayda.. Kardeşim neden insanları zorla zehirliyorsunuz ? Vatandaş bunu bilmiyorsa neden biz bu zehir çemberine insanları sokuyorsunuz..? Ben çok ilgilendim ama bu işten pis kokular geliyor.. Bu hastalıklı sektörün şuursuzca yaptığı işlere ancak devlet son verebilir..

(alıntıdır)


4 Ocak 2015 Pazar

MK ULTRA ve MONARCH PROJESİ: KÖKENLERİ VE TEKNİKLERİ


Monarch Programlama bir çok organizasyonun gizli amaçlar için kullandığı bir zihin kontrol metodudur. CIA tarafından geliştirilmiş zihin kontrol programı olan MK-ULTRA projesinin devamıdır ve orduda ve siviller üzerinde test edilmiştir. Metodları akıl almaz derecede sadistçedir (kurbanda travma yaratma amaçlıdır) ve beklenen sonuçlar korkunçtur: Kontrolcü tarafından herhangi bir zamanda herhangi bir eylemi gerçekleştirmek için tetiklenebilen zihni kontrol edilen bir köle yaratmak. Medya bu konuyu görmezden gelsede, 2 milyondan fazla Amerikalı dehşet verici bu programdan geçmiştir. Bu makale Monarch Programlamanın kökenleri, metodları ve sembolizmi ile ilgilidir.

Monarch Programlama Satanic Ritual Abuse, SRA (Satanic Ritüel Taciz) ve Multiple Personality Disorder, MPD (Çoklu Kişilik Bozukluğu) elementlerini içeren bir zihin kontrol tekniğidir. Bu program kölelerde kontrolcü tarafından tetiklenip programlanabilen alter persona yaratmak için psikoloji, nörobilim ve okült ritüellerinin bir karışımını kullanır. Monarch köleler dünya elitleri ile bağlantılı bazı organizasyonlar tarafından askeri, seks köleliği ve eğlence sektörü gibi alanlarda kullanılır.

                 Monarch ifade eden kurbanlardan bir kaç örnek:
BRİTNEY SPEARS


MİLEY CYRUS

BEYONCE

KATY PERRY


KÖKENLERİ
Tarihte zihin kontrolüne benzeyen ritüel ve pratikleri anlatan bir kaç olay kayıt edilmiştir. Zihin manipülasyonu için okültizm kullanıldığına işaret eden ilk yazılı belgelerden biri Mısır’ın Ölüler Kitabıdır. Bu kitap bugün gizli örgütler tarafından dikkatle incelenen, sonuç olarak inisiyenin tamamen köleleştirilmesi ile sonuçlanan işkence ve korkutma metodlarını (travma yaratmak için), uyuşturucu kullanımını ve büyülü sözleri (hipnotizm) içeren ritüellerden oluşur. Kara büyü, sihir ve iblis sahiplenmesi gibi olaylar da Monarch Programlamanın ilk uygulamalarıdır.

Ancak zihin kontrolü 20. Yüzyılda binlerce deneğin sistemli olarak izlendiği, kayıt edildiği ve denendiği modern bilim dalı haline geldi.
Travma bazlı zihin kontrolü ile ilgili ilk metodik çalışmalardan biri nazi kamplarında çalışan fizikçi Josef Mengele tarafından yapılmıştır. Bu kişi ilk ününü kampa gelenlerin hangilerinin öleceğine, hangilerinin iş gücü olacağına karar veren SS fizikçisi olarak yapmıştır. Fakat daha çok kamptakilere, çocuklar dahil, yaptığı korkunç deneylerle ünlüdür ve bu nedenle ‘’ölüm meleği’’ olarak bilinir.

Ancak yaptığı çalışmaların bir kısmı zihin kontrolü üzerinedir. Bu konu ile ilgili çalışmalarına müttefikler tarafından el konmuştur.
‘’Dr Green (Dr. Joseph Mengel): Eski Nazi Kampı doktoru, en önemli programcılardan, hatta belki Monarch Programlamanın babası diyebiliriz Joseph Mengele için. ABD’ deki binlerce zihin kontrollü kölenin şef programcısı Dr Green’dir.’’ [Fritz Springmeier, The Illuminati Formula to Create a Mind Control Slave] (Zihin kontrollü köle yaratmak için illüminati formülü)
Dr Mengele’nin görevi travma bazlı Monarch Proje ve CIA’nin MK Ultra zihin kontrol programını geliştirmekti. Mengele ve yaklaşık 5000 yüksek rütbeli nazi ikinci dünya savaşından sonra gizlice Amerika’ya ve Güney Amerika’ya getirilmişti. Naziler gizli yeraltı askeri üslerde zihin kontrolü ve füze teknolojileri geliştirme çalışmalarına devam ettiler. Bize, eski nazi yıldız Warner Von Braun gibiler tarafından söylenen yalnızca füze çalışmalarıydı. Masum insanları öldüren, işkence eden, susturanlar gözden uzak tutulmuş, fakat çalışmalarına, binlerce kaçırılmış çocuğun götürülüp kafeslere kapatıldığı gizli yeraltı üslerinde devam etmiştir. Bu çocuklar Mengele’nin zihin kontrol teknolojilerini geliştirmesi için kullanılmıştır. Seçilen bazı çocuklar (en azından işlem sonrası sağ kalanlar) geleceğin, seks köleliği, suikast bigi işlerde kullanılan zihin konrollü köleleri olmuştur. Bu çocukların bir çoğu diğer çocukların önünde yada onlar tarafından, seçilenlerde travma yaratmak için kesilmiştir. (Ken Adachi, Mind Control the Ultimate Terror)
Mengele’nin araştırmaları gizli ve yasadışı CIA programı olan MK-Ultra’nın başlangıç olmuştur.

MK-ULTRA
MK-Ultra projesi 1950’lerden 1960’ların sonlarına kadar uygulanmış, Amerikalı ve Kanadalılar denek olarak kullanılmıştır. Yayınlanmış kaynaklar MK-Ultra projesinin kişisel mental durumları ve alter beyin fonksiyonlarını manipüle etmek için, uyuşturucu, diğer kimyasallar, duyusal algıları yoketme, izolasyon ve fiziksel ve sözel taciz gibi çeşitli metodlar kullanmıştır.
MK-Ultra tarafından uygulanan ve en çok yayınlanan deney, reaksiyonlarını ölçmek için, CIA çalışanları, askeri personel, doktorlar ve diğer hükümet görevlileri, hayat kadınları, akıl hastaları gibi habersiz insanlar üzerinde LSD kullanımıdır.

MK-Ultranın deneyleri çocuklar dahil bir çok denek üzerinde elektroşok, fiziksel ve mental işkence olarak devam etmiştir.
Projenin amacı düşmanlar üzerinde işkence ve sorgu yöntemleri geliştirmek olarak açıklanmış olsa da bazı tarihçiler projenin suikast ve diğer gizli görevler için programlanmış ‘’Manchrian Candidates’’ yaratmak olduğunu söylemiştir.
MK-Ultra çeşitli komisyonlar tarafından 1970’lerde gündeme getirilmiştir. Bu komisyonlardan sonra CIA’nin programı durdurduğu açıklanmış olsa da bazı fısıltılara göre program yeraltına inmiş ve Monarch Programlama olarak devam etmiştir.
Bir hükümet yetkilisi tarafından Monarch Projesinin varlığı ile ilgili en net açıklama The New Federalist gazetesi yazarı Anton Chaitkin’e yapılmıştır. Eski bir CIA direktörü William Colby’ye ‘’Monarch ile ilgili ne diyeceksiniz’’ diye sorulmuş ve kızgın bir şekilde ‘’Ona 1960, 1970’lerde son verdik’’ diye yanıtlamıştır. (Anton Chaitkin, ‘’Franklin Witnesses Implicate FBI and U.S. Elites in Torture and Murder of Chidren’’, The New Federalist)

MONARCH PROGRAMING
Monarch programın varlığı ile ilgili resmi bir kabul olmasa da, önemli araştırmacılar kurbanlar üzerinde zihin kontrol amaçlı sistematik travma kullanımını belgelediler. Bazı eski kurbanlar, kendilerine yardım eden terapistler sayesinde, kendilerini programdan kurtarıp geçtikleri dehşet verici işkenceleri açıkladılar.
Emirleri sorgulamayan, yaptıkları şeyleri sonradan hatırlamayan ve açığa çıktığında otomatik olarak intihar eden Monarch köleler belli görevler için bazı organizasyonlar tarafından kullanılıyor. Bunlar yüksek düzeyli suikastler (Sirhan Sirhan gibi), fuhuş, kölelik ve özel film yapımları için mükemmel günah keçileridir. Bu köleler ayrıca eğlence sektöründe mükemmel kukla oyunculardır.

‘’Şunu söyleyebilirim ki ritüel-taciz programı bu ülkede ve en az bir başka ülkede bulduğumuz, yaygın, sistematik, hiç bir yerde yayınlanmayan, herhangi bir kitapta veya tv showda bahsedilmeyen ezoterik bilgilerin organize edilmiş halidir.
İnsanlar ‘’Bunun amacı nedir’’ diyor. Benim tahminim fuhuş, film, uyuşturucu kaçakçılığı, silah kaçakçılığı gibi karlı işler yapacak binlerce robottan oluşan bir Manchurian Candidates ordusu istedikleri, ve tepedeki bazı megalomanyakların sonunda dünyayı yönetecek Şeytani Düzeni kuracaklarına inanmaları’’. (D. Corydon Hammond, Ph. D)

Monarch programcılar kurbanlarda, elektroşok, işkence, taciz ve akıl oyunları kullanarak derin travma yaratıp onları gerçekten kopmaya zorluyorlar – ki bu bazı insanlarda dayanılmaz acıya maruz kaldıklarında doğal olarak gelişir. Program için kurbanın gerçekten ayrılabilirliği gereklidir ve bu bir çok kuşaktan beri taciz edilmiş ailelerin çocuklarında daha kolay bulunur. Zihinsel kopma kontolcünün kurbanın ruhunda, istenildiği zaman programlanıp tetiklenebilen perdelenmiş başka bir kişilik yaratmasına olanak sağlar.

‘’Travma bazlı zihin kontrol programında kurbanın bilinçli proses yeteneği (acı, terör, uyuşturucu, illüzyon, duyuların kesilmesi, aşırı uyarma, oksijen kısıtlaması, soğuk, sıcak, döndürme, beyin uyarımı, ölüme yakınlaştırma gibi yöntemlerle) sistematik işkence ile bloke edilir ve kurbana, kontrolcünün amaçları doğrultusunda düşünceler, emirler ve görüşler yüklenir ve kurbanı kontrolcünün amaçları doğrultusunda düşünmeye, hissetmeye, davranmaya zorlayan klasik veya operasyonel şartlandırma yapılır. Amaç kurbanın, kendi ahlak kurallarına, inançlarına, iradesine ters gelen emirleri dahi bilinçsizce yerine getirmesidir.
Zihin kontrol programının tatbiki kurbanın, perdelenmiş yeni bir kişilik ortaya çıkmasına izin veren zihin kopması kapasitesine bağlıdır. Halihazırda zihin kopması yaşayabilen çocuklar program için öncelikli adaylardır’’. (Ellen P. Lacter, Ph. D., The Relationship Between Mind Control Programing and Ritual Abuse)
Monarch zihin kontrolü çeşitli gruplar ve organizasyonlar tarafından gizlice kullanılmıştır. Fritz Springmeier’e göre bu gruplar ‘’Network’’ olarak bilinir ve Yeni Dünya Düzeninin bel kemiğini oluşturur.

KÖKENLERİ VE ADI
Monarch zihin kontrolü adını Monarch kelebeğinden alır. Bu kelebek hayatına (geliştirilmemiş potansiyeli temsil eden) tırtıl olarak başlar ve belli bir koza (programlama) döneminden sonra harika bir kelebek olarak (Monarch Köle) yeniden doğar. Monarch kelebeğinin bazı özellikleri zihin kontrolü için de geçerlidir.

‘’Monarch zihin kontrolü programının Monarch olarak isimlendirilmesinin ilk nedenlerinden birisi Monarch kelebeğidir. Monarch kelebeği nerede doğduğunu öğrenir (köklerini) ve bu bilgiyi genetik yolu ile gelecek nesillerine aktarır. Bu kelebek bilim adamlarını bilginin genetik olarak gelecek nesillere aktarıldığı konusunda uyandıran hayvanlardan biridir. Monarch programlama Illüminati ve Nazilerin genetik olarak Üstün ırk yaratma amaçlarına dayanır. Eğer bilgi genetik olarak geçebiliyorsa (ki geçiyor), o zaman Monarch zihin kontrolü için seçilen kurbanlara doğru bilgiyi geçirecek aileler bulunması önemlidir’’. (Ibid)
‘’Bir kişi elektroşokla uyarılmış bir travmaya maruz kaldığında bir hafifleme görülür; kelebek gibi uçuşuyormuş gibi bir his. Bu güzel hayvanın transformasyon veya metamorfoz (dönüşüm, başkalaşım) özelliklerinin de sembolik temsili vardır: tırtıldan kozaya (uyku, hareketsizlik), kozadan tekrar kökenine dönecek olan kelebeğe (yeni bir yaşam) dönüşüm. Bu göç kalıbı bu kelebeği benzersiz kılmaktadır’’. (Ron Patton, Project Monarch)

METOD
Kurban, ‘’master’’ ya da ‘’tanrı’’ olarak görülen programcı/kullanıcı tarafından ‘’köle’’ olarak adlandırılır. Acıya daha dayanıklı olduklarından ve erkeklere göre daha kolay gerçekten ayrışma yaşadıklarından kurbanların %75’i kadındır. Monarch programcılar ayrışma yaratacak travma kullanarak kurbannın ruhunu/aklını bölümlere ve ayrı kişiliklere ayırmaya çalışır.

Aşağıdakiler bu işkencelerden bazılarıdır:
1- Taciz ve işkence
2- Kutu, kafes, tabut gibi şeylere kapatılma veya bir borudan nefes alacak şekilde gömülme
3- İp, zincir veya kelepçe gibi şeylere tutsak edilme
4- Boğulmaya ramak kalana kadar suda tutma
5- Aşırı sıcak ve soğuğa maruz bırakma, özellikle buzlu suya veya yanan kimyasalların içine sokma
6- Ölüme sebebiyet vermemek için sadece üst derinin soyulması
7- Döndürme
8- Gözü kör edecek ışık tutma
9- Elektrik şoku
10- Dışkı, çiş, kan ve et gibi vücut atıklarını yedirme içirme
11- Kafaüstü veya acı verici şekilde asma
12- Aç ve susuz bırakma
13- Uykusuz bırakma
14- Ağırlıklar ve gereçlerle baskı
15- Duyulardan yoksun bırakma
16- İllüzyon, kafa karışıklığı ve unutkanlık yaratmak için uyuşturucu verilmesi.. genellikle iğne ile ve damardan
17- Acı ve hastalık yaratmak için toksik kimyasalların yedirilmesi veya enjekte edilmesi
18- Vücut organlarının çıkarılması veya yerinden oynatılması
19- Yılan, örümcek, kurt, fare gibi hayvanlarla korku ve iğrenme yaratma
20- Genellikle boğma yoluyla oksijensiz bırakarak ölüme yakın tecrübe yaşatma
21- Başka insanlara veya hayvanlara işkence yapmaya veya yapılmasını izlemeye zorlama, genellikle bıçak ile
22- Köleliğe katılmaya zorlama
23- Hamile bırakılıp ceninin ritüel için alınması, veya doğan bebeğin kurban veya kölelik için kullanılması
24- Kurbanın ruhlar veya şeytanlar tarafından sahiplenildiğini, rahatsız edildiğini ve kontrol edildiğini hissettirerek ruhsal taciz
25- Judeo-Christian inanışlara saygısızlık, şeytana ve diğer tanrılara yöneltme
26- Kurbanları tanrının kötü olduğuna inandırmak için taciz ve illüzyon… çocuğu kendisini tanrının taciz ettiğine inandırma
27- İşkence veya deney için ameliyat veya ruhsal ve bedensel bomba veya implant olduğuna inandırma
28- Aileye veya sevdiklerine zarar verme veya zarar verme ile tehdit etme
29- İnanırlığını yitirecek ve kafa karışıklığı yaratacak uydurulmuş şeyler ifşa etme.

(Ellen P. Lacter, Ph. D., Kinds of Torture Endured in Ritual Abuse and Trauma Based Mind Control)
‘’Monarch zihin kontrolünün başarısı, alter olarak adlandırılan, birbirlerinden haberi olmayan fakat beden farklı zamanlarda ele geçiren, farklı kişiliklerin veya kişilik bölümlerinin oluşturulabilmesine bağlıdır. Travma ile kurulan unutkanlık duvarları, tacizcinin ortaya çıkmasını ve bedene en fazla süreyle hakim olan asıl kişiliğin alt kişiliklerinin nasıl kullanıldığını öğrenmesini engelleyen bir gizlilik kalkanı oluşturur. Bu gizlilik kalkanı kült üyelerinin diğer insanlar arasında normal hayat ve işlerine devam etmesini sağlar ve yakalanmalarını önler. Asıl kişilik çok iyi bir dindar olabilir, fakat derindeki alt kişilikler hayal edilebilecek en kötü satanik canavarlar olabilir – Dr. Jekyll/Mr Hyde efekti. Köleyi kontrol eden okült grup veya gizli servisin gizliliğini korumak için çok tehlike göze alınır. Bu programlamanın başarı oranı yüksektir, fakat başarısızlık durumunda programlanamayan kurban öldürülür. Her travma ve işkence bir amaca hizmet eder. Ne yapılabileceği ya da yapılamayacağını bulmak için çok fazla deney ve araştırma yapılmıştır. Belli yaşta ve belli ağırlıktaki bedenlerin ölmeden ne kadar işkence kaldırabileceklerine dair çizelgeler yapılmıştır’’. (Springmeier, op. Cit.)

‘’Elektroşok, taciz ve diğer metodlarla oluşturulan derin travma sonucu zihin özünden ayrılıp alternatif kişilikler oluşturur. Eskiden Çoklu Kişilik Bozukluğu olarak adlandırılan, şimdi Ayrılmış Kimlik Bozukluğu olarak tanımlanan bu durum Monarch programlamanın temelidir. İleriki aşamalarda, beyin fonksiyonlarını etkileyen çeşitli uyuşturucular eşliğinde, hipnoz, çift taraflı baskı, haz-acı dönüşümleri, yiyecek, içecek, uyku ve duyu kısıtlamaları ile kurbanın zihni şartlandırılır’’. (Patton, op. Cit.)

Kişilik bölünmesi sistematik taciz ve dehşet verici gizli ritüeller yolu ile kurbanda travma yaratılarak elde edilir. Öz kişilikte bir bölünme oluştuğunda, ‘’içsel bir dünya’’ yaratılır ve alt kişilikler müzik, film (özellikle Disney prodüksiyonları) ve masallar kullanılarak programlanabilir. Bu görsel ve işitsel araçlar programlamanın görüntüler, semboller, anlamlar ve konseptler kullanılarak geliştirilmesini sağlar. Programlayıcı daha sonra yaratılan alt kişiliklere daha önce programlanmış tetikleyici kelimeler ve sembolleri kullanarak giriş yapar. Zihni kontrol edilen köleler tarafından en çok görülen içsel görüntülerden bazıları, ağaçlar, Kabala Yaşam Ağacı, sonsuzluk işareti, antik sembol ve harfler, örümcek ağları, aynalar, cam kırılması, maskeler, kaleler, labirentler, iblisler, kelebekler, kum saatleri, saatler ve robotlardır. Bu semboller sıkça popüler filmlerin ve videoların içine iki sebeple yerleştirilir: bilinçaltı ve nöro-linguistik programlarla halkın hassasiyetini ortadan kaldırmak ve çok hassas olan programlanmış Monarch çocuklara belli tetikleyici ve anahtarlar oluşturmak. Monarch programlama için kullanılan filmlerden bazıları, The Wizard of Oz (Oz Büyücüsü), Alice in Wonderland (Alis Harikalar Diyarında), Pinocchio (Pinokyo) ve Sleeping Beauty (Uyuyan Güzel) dir.

Her bir durumda köleye filmin hikayesinin belli bir açıklaması verilir. Örneğin, The Wizard of Oz’u seyreden bir köleye ‘’gökkuşağının üzerindeki bir yer’’in travma ile ayrıştırılmış kölenin kendisine uygulanan dayanılmaz acılardan kurtulmak için gitmesi gereken ‘’mutlu bir yer’’ olduğu öğretilir. Filmi kullanarak programcı köleyi ‘’gökkuşağının üzerine’’ gitmeye ve ayrışmaya teşvik eder ve böylece zihinlerini bedenlerinden ayırır.
‘’Daha önce söylendiği gibi, hipnozcu nasıl yapıldığını biliyorsa çocukları hipnoz etmeyi daha kolay bulur. Etkili olan bir yöntem küçük çocuklara ‘’beğendiğin bir tv şovunu izlediğini düşün’’ dür. Bu nedenle Disney filmleri ve diğer şovlar programcılar için çok önemlidir. Çocuğun zihnini istedikleri yönde ayrıştırmak için mükemmel hipnotik araçlardır. Programcılar başından beri filmleri çocukların hipnotik senaryoları öğrenmesi için kullanmaktadır. Çünkü çocuklar hipnotik prosesin bir parçası olmak zorundadır. Eğer hipnozcu çocuğa kendi hayal gücünü oluşturmasına izin verirse, hipnoz telkinleri daha güçlü olacaktır. Çocuğa köpeğin rengini söylemek yerine programcı çocuğa sorabilir. Çocuğa gösterilen kitap ve filmler burada çocuğun zihninin istenen yöne döndürülmesine yarar. Çocuğa konuşan bir hipnozcu ses tonunu değiştirmemeye ve yumuşak geçişler yapmaya çok dikkat etmelidir. Bir çok Disney filmi programlama için kullanılmıştır. Bazıları özellikle zihin kontrolü için yapılmıştır.’’ (Springmeier, op. Cit.)

MONARCH PROGRAMLAMA SEVİYELERİ
Monarch programlama seviyeleri kölelerin ‘’fonksiyon’’larını belirler ve bunlarla bağlantılı beyin dalgalarına (EEG) göre adlandırılır.
Alpha Program: Genel veya sıradan programlama olarak anılıyor.. karakteristikleri, fiziksel gücün ve görsel hafızanın eşlik ettiği aşırı hafıza yeteneği… Alfa programlama kurbanın kişiliği, nöron yollarının stimulasyonu yoluyla sol beyin ve sağ beynin ayrılıp, programlanmış olarak tekrar birleştirilmesi yoluyla, kasıtlı olarak alt kişiliklere bölünerek yapılıyor.
Beta Program: Seks köleleri yaratmak için kullanılıyor. Bu program bütün ahlaki değerlerin yokedilmesine ve sınırsız hayvani içgüdülerin stimülasyonuna dayanıyor. ‘Kedi’ programı bölünmeleri bu seviyededir. Kitten programlama olarak bilinen programlama bazı ünlü kadın oyuncularda, şarkıcılarda açıkça görülmektedir. Popüler kültürde kedi desenli giysiler genellikle Kitten programlamayı gösterir.

Delta Programlama: Killer programlama olarak bilinmektedir ve ilk olarak özel ajanlar ve elit askerler yetiştirmek için kullanılmıştır (delta force, mossad gibi).. Kurbanlarda maksimum adrenalin ve kontrol edilen agresiflik görülmektedir. Kurbanlar korkusuz ve görevi yerine getirmede çok sistematiktir. Kendi kendini yoketme, intihar programları bu seviyede yerleştirilmektedir.

Theta Programlama: Psişik programlama… Multi-generasyon satanik kandan gelenler diğer insanlar göre üstün telepatik yetenekleri sergilemeye kararlıdır. Bu programlama biomedikal human telemetri cihazı (beyin implant), mikrodalgalar kullanılarak yapılan direk-enerji laserleri gibi geliştirilmiş elektronik beyin kontrol sistemleri ile yapılmaktadır. Bunların çok gelişmiş bilgisayarlar ve uydu sistemleri ile birlikte kullanıldıkları rapor edilmiştir. (Patton, op. Cit.)

SONUÇ
Monarch kölelerin maruz kaldığı vahşeti açıklarken tarafsız kalmak çok güçtür. Ünlü bilim adamları ve yüksek düzeyli resmi kişiler tarafından kurbanlara uygulanan aşırı şiddet, taciz, işkence ve sadistik oyunlar hakim güçler arasında ‘’karanlık bir taraf’’ olduğunu kanıtlamaktadır. Açıklananlara, belgelere ve söylenenlere rağmen, halkın büyük çoğunluğu konuyu bütün olarak görmezden gelmektedir. 1947’den beri Amerika’da 2 milyondan fazla insan travma bazlı zihin kontrolü ile programlanmıştır ve CIA 1970’te zihin kontrol projelerini halka açıklamıştır. Manchurian Candidate (Mançuryalı Aday) direkt olarak konuyla ilgilidir ve hatta elektroşok, tetikleyici kelimeler, mikroçip takılması gibi teknikleri de göstermektedir. Tv ve sinemalarda gördüğümüz bazı ünlüler zihin kontrol köleleridir. Candy Jones, Celia Imrie ve Sirhan Sirhan gibi bazı ünlü kişiler kendilerinin zihin kontrol deneylerini açıklamıştır… ve hala halk bunun ‘’olamayacağını’’ iddia etmektedir.


2 Ocak 2014 Perşembe

TAKSİM-BEYOĞLU YILLAR SÜREN HİKAYESİ


Camiler ve ilkokullar meyhaneye çevrilişi

1930'lu yıllardaki Taksim gerçeği! İçki içmek 1930 ile 1950’li yıllar arasında bizzat devlet tarafından halkına özendiriliyor hatta ilkokullarda öğrencilere bira servis ediliyordu.



Bölgede yaşayan Levantenlerin “Grande Rue de Pera” dedikleri Beyoğlu’ndaki renkli ve gayri ahlaki hayatı Osmanlı, 19. yy. ortalarından sonra tanıdı ve bu caddeye “Cadde-i Kebir” büyük cadde ismini verdi. 16. yy. başından itibaren canlı bir hayata sahip olan “Pera” kendi kabuğuna sığamaz hale geldi ve tepenin sırtlarına doğru yayılmaya başladı.

Tepe olmasından dolayı Roma İmparatorluğu zamanından kalma sarnıç-barajda toplanan suyu çevre semtlere dağıtması için 1730’lu yıllarda Sultan 1. Mahmud tarafından caddenin girişine konulan ve suyu taksim etmeye yarayan “Maksem”den ötürü bölgeye “Taksim” de denmeye o günlerde başlandı.


İstiklal Caddesi’nin girişinde bulunan ve adını semte veren Su Taksim eden Maksem

Bugün Taksim Meydanı olarak isimlendirilen meydan, o günlerde Yahudi ve Hıristiyan Mezarlığı olarak kullanılan alandı ve cumhuriyet tarihinin ilk yıllarında kaldırıldı, düzeltildi, mezarlardaki kemikler başka yerlere taşındı. Her milletin mezarında bulunan kemikler kendi cemaatlerinin istedikleri yere kondu. Fakat, 
Sıra Selviler Caddesi ve Gümüşsuyu yokuşunda bulunan Müslüman mezarlarından çıkan ve Müslümanlara ait olan kemiklerin akıbeti ise hala meçhuldür.
Sultan 3.Mustafa’dan itibaren Taksim bölgesi, askeri saha olarak yeni kurulan topçu birliklerine bırakıldı. İşte o günlerde, bugünlere sadece tartışması kalan ve İnönü hükümeti zamanında yıkılan
Taksim Topçu Kışlası yapılır.

İnönü tarafından yıkılıp önce içkili gazinoya sonra top sahasına çevrilen Taksim Topçu Kışlası

Osmanlının son yıllarında gayrimüslim teba ve onlara özenen yerli halk tarafından tıka basa dolan bu cadde, 1924 senesinde “İstiklal Caddesi” ismini aldı. İçkinin su gibi içildiği fuhuşun hadsiz ve hesapsız yapıldığı, her köşe başını bir kumarhanenin tuttuğu bu semt, İkinci Dünya Savaşı’nda İtalyan faşistlerinin ve Alman Nazilerinin reklamını yapan sloganlarını atan “Levanten” denilen yerli gayrimüslimlerin sirk alanı haline geldi. 

İçki içmek 1930 ile 1950’li yıllar arasında bizzat devlet tarafından halkına özendiriliyor ve bu konuda yapılan reklamların ana teması olarak içkinin bir gıda olduğu, insan vücudunun her vitamin ve yiyeceğe ihtiyacı olduğu gibi içkideki gıdalara da ihtiyacı olduğu temasını vurguluyordu.



O günlerde bizzat devlet tarafından yapılan ve biranın besleyici bir gıda olduğunu vurhulayan reklamlardan sadece bir kaçı.


Okullardaki öğrencilerin sabah kahvaltılarında bile bira içmesine özen gösteriliyor ve bu durum bizzat öğrenciler üzerinde deneniyordu. Öyle ki bizzat devlet tarafından üretilen ve halka devlet imkânları ile tanıtılan “Ankara Orman Çiftliği Birası” ucuz bir fiyata, devlete ait “Bira Bahçeleri’nde halka ve çocukların içmesine sunuluyordu.

 Hergün yeni kanunlar çıkartılıyor ve bu kanunlar gereği camiler ya yıkılıyor ya da başka işlerde kullanılıyordu. Bu yıllarda sadece İstanbul’ da bile yüzlerce cami yıkıldı, marangozhane oldu, nalbant dükkânı oldu, pavyon oldu, meyhaneye oldu. Bu camilerin bazıları 2013 Türkiye’sinde bile halen meyhane olarak kullanılmaya devam etmektedir.



Bunların en bariz ve en acıklı olanı ise Beyoğlu’ndaki Katip Mustafa Çelebi Camii’dir. İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde satılan 350 yıllık Katip Mustafa Çelebi Camii hala, Beyoğlu’nun arka sokaklarında dansözlü meyhane olarak kullanılmaktadır.1907 tarihli Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nin plan ve proje krokilerinde Katip Mustafa Çelebi Paşa Camii olarak görülen yapı, 1941'de İsmet İnönü tarafından 4 bin 10 liraya satılmış, ve o tarihten itibaren içkinin sebil olduğu dansöz kadınların masa gezdiği bir meyhane olmuştur.




30’ların sonlarında tüm dünyada savaş alarmları çalmaya başlamış, savaş kutupları oluşmuş, Türkiye ise tarafsızlığını ilan etmiştir ama bu tarafsızlık sadece görüntüden ibarettir. Zira, Türkiye bütün dünyaya tarafsızım demiştir ama Alman ve İtalyan faşizmi ile flört halinde olduğunu da gizleme ihtiyacı duymamaktadır. Bu durum saklanmadan bir devlet politikası haline getirildiği en yetkili ağızlardan tüm dünyaya duyuruluyordu.



22 Mayıs 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesi faşizm taraftarı politikayı tüm dünyaya açık açık bildirmekten de çekinmez.. Her gece içilen içkinin tesiri ile olsa gerek Nazizm ve faşizm lehine yürüyüşler yapılır ve nasyonel marşları okunurdu. Gündüz yürüyüş eylemleri, gece içkinin dibi bulunan ve kusma ile sonuçlanan partilerle, gün Taksim’de gün ediliyordu. 


Eylül 1933’de Beyoğlu işte böyle açıktan içki satan büfelerle ve içki içen insanlarla doluydu.
 
 Zaman hızla ilerler Beyoğlu ve Taksim üzerinde. Ama değişen hiçbir şey olmaz. İçki sudan fazla tüketilir, fuhuş tüm renkleriyle özendirilir, kumarın alası bu semtte her mekanda oynanır fakat yetkili ağızlardan bu durumun aleyhinde tek bir söz duyulmaz. Ekmeğin, yağın, tüpün, şekerin kuyrukla ve sayılı bir biçimde verildiği 1970’ler Türkiye’sinde Taksim’de de kuyruklara şahit olunur. Ama bu kuyruklar temel gıda maddelerinin kuyruğu değil bizzat rakı kuyruğudur.


Hatta, bu alkol tüketimi o denli çılgın boyutlara ulaştı ve çığırından çıktı ki, her ay Taksim bölgesinde genç kızlarımızı, çocuklarımızı iç çamaşırlarına kadar soyup yabancı erkeklere sunan ya bir güzellik yarışması, ya da kusana kadar mide spazmı geçirene kadar içki içme yarışması yapılmaya başlanmıştı. İşin ilginç olan tarafı ise, bu şuursuz ve insanlık dışı yarışmalara, devletten maaş alan ve bizzat “Devlet Sanatçısı” unvanına sahip olan halkın içinde yer etmiş güya güzide sanatçılar, jüri üyesi olarak bu rezilliklere şahit oluyor ve yapılan kepazeliklere puan vererek yangının körüğü vazifesini üstleniyordu.



Bozulan sadece Taksim ve civarı mıdır o yıllarda? Hayır. Ülke olarak topyekün bozuluyor, bizi biz yapan, bizi Avrupa’nın rezil dünyasından ayıran özelliklerimiz tek tek avucumuzun içinden kayıp gitmektedir. Artık, çırılçıplak denilecek kadar açık olan şarkıcılar ellerinde rakı bardakları ile şarkı söyledikleri podyuma besmele çekerek çıkıyor, okudukları gazelin en uzun yerinde sonuna kadar içindeki rakıyı içtikleri kadehi yere vururken ya “Allah” ya da “Allahım sana geliyorum” diyorlardı. 70’li yıllarda iş çığırından çıktıBesmele ile içilen içkiler, Allah nidaları ile dolu sarhoş naraları, sarhoş ayyaşların beğenisine sunulan çırıl çıplak kadın vücutları yetmezmiş gibi, Gaziantep’te tekbirler, ilahiler, okunan dualar ve kesilen kurbanlar eşliğinde “GENELEVLER” açılıyordu. Evet, yanlış okumadınız. Bu ülkede tekbir ve dualar eşliğinde kesilen kurbanlarla genelevler açıldı.


Ülkemizin bugün yaşadığı Taksim bunalımın altında esasında bu rezilliklere devam etmek isteyen güruhun böylesine bir hayata devam etmek için yaptığı direniş yatmaktadır. Ve bu haliyle böylesi ayaklanmalar tarihimizde ilk değildir son da olmayacaktır. Geçmişte en nadide ve en hassas dinî duygularımızı ayaklar altına alarak içki, fuhuş, kumar, rezillik dolu hayatı yaşayan nesillerin bugünkü uzantıları da İslamî hassaiyetlere el ve dil uzatma cüretinde bulunmaya devam etmekte ve hakaretlerini sürdürmektedir.

En halis niyetlerle Müslümanların peygamberlerinden yardım istemek ve onun şemsiyesi altında yer almak için dillendirdikleri “Şefaat ya resulallah” kavramı bu köksüzlerin elinde bir oyuncak olmuş ve “İnşaat ya resullah” halini alıvermiştir. Üstelik “YA” kelimesindeki “Y” harfi bir şarap kadehi olarak.


Ama bu köksüz, şuursuz ve cahilane hareketin altı biraz kurcalanırsa işin içinden Siyonist parmağı ve onun işbirlikçi yerli uşakları çıkacaktır. Nihayet kendilerini ele vermişler, İsrail bayrağı ve İsrail sloganı ile eylemde görünmekten çekinmemişlerdir.

Soldaki ikinci sıradanın başındaki adamın elinde bulunan katlı İsrail Bayrağına dikkat


İşin nihayetinde söylenilmesi gereken her şeyi esasında bu alttaki fotoğraf ziyadesiyle söylemektedir. 

Yüzyıllarla ifade edilen Taksim-Beyoğlu Rezaletini sadece Şahadet parmağımızla gösteriyoruz.





30 Aralık 2013 Pazartesi

ROCKEFELLER'DEN YÜZYILIN İTİRAFI bölüm 2


TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA
Rockefeller de sözü devralarak başlıyor;
Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:
Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.
İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.
Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.

Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.



EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR
Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.
Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.
Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.
Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.


MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK
Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.
Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.
Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.


OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI
“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.
Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.


HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR
İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.

ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI
Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.


İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU
Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ
Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.

ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK
Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.

VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI
Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;

Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.
Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.
Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.
Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.
Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.
Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.
İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.
Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.
1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.
Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.

ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI
Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.
Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.
Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.
Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.
Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.
Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.
Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.
1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.
Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.
Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.

BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ
Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.
İstanbuldaki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.
New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.
Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;

DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ
“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.

NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR
Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.
Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.
İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…