Gerçekleşmiş olayların aslında farklı bir boyutu olabileceğini düşünmek bizleri ''paranoyak'' mı yapar? Yoksa önümüze konmuş-dayatılmış bilgiler haricinde değerlendirerek, objektif bir bakış açısıyla gerçeği bulma imkanı mı sunar?
konu dışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konu dışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Mayıs 2015 Perşembe
MANTOLAMA HAKKINDA BİR GERÇEK
Mantolama ile zehirliyorlar!
Türkiye’de son zamanlarda bir mantolama furyası almış başını gidiyor..
Mantolama ne diye kısa bir soru sorulunca “binaların duvar, kolon, kiriş bölümlerinin Polistren levhalar kullanılarak yalıtılması için geliştirilen bir sistem” olarak karşımıza çıkıyor.
Türkiye’de ısı yalıtımı İzocam ile başladı, Amerikan sayding ile görünür oldu. Ama İzocam ın ömrünün 5 yıl olması nedeniyle çeşitli arayışlara girildi..
AB ülkelerinin özellikle Almanya nın terk ettiği mantolama malzemesi XPS ve buna benzer çeşitli malzemeler, Türkiye’yi sardı. Almanya’dan hurda fiyatına alınan bu makinalar şimdi Büyük illerde vatandaşa 3- 5 santim kalınlığında mavi, pembe, gri renklerde kanser üretiyor.. Şimdi bir de siyah kuruma batırılmış ve adına karbonlu dedikleri malzeme olarak ta piyasaya sürdükleri yenilikleri var. Püskürtme poliüretan denilen yeni bir sistemle de binanın tümü, poliüretan köpükle kaplanıyor
Fakat bu yapılan mantolama artık İstanbul başta olmak üzere birçok yerde çatlamakta, ayrılmakta, duvarlarda sallanmakta.. Yalıtım özelliğini kaybetmekte, Paralar da uçup gitmekte.. Eğer firmaların insanları kandırıp, “ 30 yıl -50 yıllık malzeme garantisini ”, işçilik dahil garanti diye insanlara yutturmaları 3-5 yıl içinde doluyorsa , bu sefer Mahkemelere yeni bir iş yükü biniyor ..Ki şu anda Ankara da bu yönde açılmış 500 ün üzerinde dava var..! Bilirkişiler rapor tutuyor, Mahkemeler de karar veriyor.. Ev sahiplerini bir de ısı yalıtımı yaparken, hukuki yol da bekliyor..
Şimdi tamamen strafor olan fugalı kaplama malzemeleri çıkmış.. Yalıtımla ilgisi olmayan insanların sadece bakıp , “ güzel, şık görünüyor “ dedikleri ama dışı onları içi beni yakan uzun levhalar da tüketiliyor. Bu da aynı kapıya çıkan malzeme türü.
Yaptığım araştırmalarda, mantolamanın cevap verilemeyen eksikliklerini tesbit etme fırsatım oldu..
1-Levhalarla yapılan mantolama sağlıksız, her şeyiyle karserojen bir madde.. Bunu yaptıran kişiler, evlerini kanserli bir madde ile sarmayı kabul ediyorlar.. Resmen Kanserli bir madde..
2- Mantolama denilen bu levhalar Yangın Yönetmeliğine aykırıdır.. Yanıcı bir maddedir.. Yeter ki bir yerden küçük bir ateş görsün, içten içe hızla yanıyor ve binayı sarıyor.. bazı binalarda yangın sırasında gördüğünüz binanın kenarlarından çıkan o simsiyah zift yanığı gibi dumanın nedeni budur.! Söndürülmesi de zordur.. tükeninceye kadar yanar.. Yani binaların bir de yargın tehlikesi apaçık ortada.. Doğalgaz kullanımı da yaygın olduğuna göre dikkatsizlik sonucu çıkabilecek yangınlarda ,yangın hızla yayılacaktır..
3- Binalar, güçsüzleştiriliyor.. Mantolama için kullanılan levhaları duvarlara monte etmek için 10 santimetre uzunluğunda plastik dübellerin yerleştirilmesi gerekiyor. Bu dübeller Metrekareye 8 , bir panel e de 5 tane atılıyor..! Bina delik deşik ediliyor, BU dübeller için, matkaplar kolonları bile deliyor..! Binaların deprem dayanıklılıkları da ardılar. Kısa bir hesap yapılırsa, 2500 Metrekare alanlı 5 katlı bir binaya 10 binin üzerinde düzel atılıyor.. 10 bin tane delik açılıyor binaya..!
4-Binalar kesinlikle hava ile irtibatı kestiği için evlerde bir hava alma, nefes alma sorunu yaşanıyor.. Sürekli pencere açıp hava alma ihtiyacı doğuyor.. Pencere açılacak ise Nerede kaldı bu yalıtımın faydası ?
5- Yüzde 50 yakıt tasarrufu hikayesi ise tamamen büyük bir yalan… Bunun sağlayacağı Yüzde 30 tasarruf olsun.. 5 yıl garanti veriyorlar 5 yıldaki tasarrufu da ödenen mantolama ücretinin yarısını bile karşılamıyor..Yani amorti etmiyor.
Bu kanserli maddenin önüne geçmek için başta Sağlık Bakanlığı, Belediyeler için de İçişleri Bakanlığı acilen çalışma yapmalı ve mantolama levhalarının Türkiye’de üretimini, yaygınlaşmasını engellemeli..
Özellikle bazı belediyeler bu mantolamayı zorunlu tutuyorlar.. şaşkınlıkla izliyorum.. BU maddeyi ne analiz etmişler, ne analiz ettirmişler, ne sonuçlarını araştırmış, ne de ilgilenmişler.. Ama yeni binalara zorunluluk getirmezler mi .! Mantolama yoksa imar izni vermiyoruz..! Hayda.. Kardeşim neden insanları zorla zehirliyorsunuz ? Vatandaş bunu bilmiyorsa neden biz bu zehir çemberine insanları sokuyorsunuz..? Ben çok ilgilendim ama bu işten pis kokular geliyor.. Bu hastalıklı sektörün şuursuzca yaptığı işlere ancak devlet son verebilir..
(alıntıdır)
2 Ocak 2014 Perşembe
TAKSİM-BEYOĞLU YILLAR SÜREN HİKAYESİ
Camiler ve ilkokullar meyhaneye çevrilişi
1930'lu yıllardaki Taksim gerçeği! İçki içmek 1930 ile 1950’li yıllar arasında bizzat devlet tarafından halkına özendiriliyor hatta ilkokullarda öğrencilere bira servis ediliyordu.
Bölgede yaşayan Levantenlerin “Grande Rue de Pera” dedikleri Beyoğlu’ndaki renkli ve gayri ahlaki hayatı Osmanlı, 19. yy. ortalarından sonra tanıdı ve bu caddeye “Cadde-i Kebir” büyük cadde ismini verdi. 16. yy. başından itibaren canlı bir hayata sahip olan “Pera” kendi kabuğuna sığamaz hale geldi ve tepenin sırtlarına doğru yayılmaya başladı.
Tepe olmasından dolayı Roma İmparatorluğu zamanından kalma sarnıç-barajda toplanan suyu çevre semtlere dağıtması için 1730’lu yıllarda Sultan 1. Mahmud tarafından caddenin girişine konulan ve suyu taksim etmeye yarayan “Maksem”den ötürü bölgeye “Taksim” de denmeye o günlerde başlandı.
İstiklal Caddesi’nin girişinde bulunan ve adını semte veren Su Taksim eden Maksem
Bugün Taksim Meydanı olarak isimlendirilen meydan, o günlerde Yahudi ve Hıristiyan Mezarlığı olarak kullanılan alandı ve cumhuriyet tarihinin ilk yıllarında kaldırıldı, düzeltildi, mezarlardaki kemikler başka yerlere taşındı. Her milletin mezarında bulunan kemikler kendi cemaatlerinin istedikleri yere kondu. Fakat, Sıra Selviler Caddesi ve Gümüşsuyu yokuşunda bulunan Müslüman mezarlarından çıkan ve Müslümanlara ait olan kemiklerin akıbeti ise hala meçhuldür.
Sultan 3.Mustafa’dan itibaren Taksim bölgesi, askeri saha olarak yeni kurulan topçu birliklerine bırakıldı. İşte o günlerde, bugünlere sadece tartışması kalan ve İnönü hükümeti zamanında yıkılanTaksim Topçu Kışlası yapılır.
İnönü tarafından yıkılıp önce içkili gazinoya sonra top sahasına çevrilen Taksim Topçu Kışlası
Osmanlının son yıllarında gayrimüslim teba ve onlara özenen yerli halk tarafından tıka basa dolan bu cadde, 1924 senesinde “İstiklal Caddesi” ismini aldı. İçkinin su gibi içildiği fuhuşun hadsiz ve hesapsız yapıldığı, her köşe başını bir kumarhanenin tuttuğu bu semt, İkinci Dünya Savaşı’nda İtalyan faşistlerinin ve Alman Nazilerinin reklamını yapan sloganlarını atan “Levanten” denilen yerli gayrimüslimlerin sirk alanı haline geldi.
İçki içmek 1930 ile 1950’li yıllar arasında bizzat devlet tarafından halkına özendiriliyor ve bu konuda yapılan reklamların ana teması olarak içkinin bir gıda olduğu, insan vücudunun her vitamin ve yiyeceğe ihtiyacı olduğu gibi içkideki gıdalara da ihtiyacı olduğu temasını vurguluyordu.
O günlerde bizzat devlet tarafından yapılan ve biranın besleyici bir gıda olduğunu vurhulayan reklamlardan sadece bir kaçı.
Okullardaki öğrencilerin sabah kahvaltılarında bile bira içmesine özen gösteriliyor ve bu durum bizzat öğrenciler üzerinde deneniyordu. Öyle ki bizzat devlet tarafından üretilen ve halka devlet imkânları ile tanıtılan “Ankara Orman Çiftliği Birası” ucuz bir fiyata, devlete ait “Bira Bahçeleri’nde halka ve çocukların içmesine sunuluyordu.
Hergün yeni kanunlar çıkartılıyor ve bu kanunlar gereği camiler ya yıkılıyor ya da başka işlerde kullanılıyordu. Bu yıllarda sadece İstanbul’ da bile yüzlerce cami yıkıldı, marangozhane oldu, nalbant dükkânı oldu, pavyon oldu, meyhaneye oldu. Bu camilerin bazıları 2013 Türkiye’sinde bile halen meyhane olarak kullanılmaya devam etmektedir.
Bunların en bariz ve en acıklı olanı ise Beyoğlu’ndaki Katip Mustafa Çelebi Camii’dir. İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde satılan 350 yıllık Katip Mustafa Çelebi Camii hala, Beyoğlu’nun arka sokaklarında dansözlü meyhane olarak kullanılmaktadır.1907 tarihli Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nin plan ve proje krokilerinde Katip Mustafa Çelebi Paşa Camii olarak görülen yapı, 1941'de İsmet İnönü tarafından 4 bin 10 liraya satılmış, ve o tarihten itibaren içkinin sebil olduğu dansöz kadınların masa gezdiği bir meyhane olmuştur.
30’ların sonlarında tüm dünyada savaş alarmları çalmaya başlamış, savaş kutupları oluşmuş, Türkiye ise tarafsızlığını ilan etmiştir ama bu tarafsızlık sadece görüntüden ibarettir. Zira, Türkiye bütün dünyaya tarafsızım demiştir ama Alman ve İtalyan faşizmi ile flört halinde olduğunu da gizleme ihtiyacı duymamaktadır. Bu durum saklanmadan bir devlet politikası haline getirildiği en yetkili ağızlardan tüm dünyaya duyuruluyordu.
22 Mayıs 1932 tarihli Cumhuriyet gazetesi faşizm taraftarı politikayı tüm dünyaya açık açık bildirmekten de çekinmez.. Her gece içilen içkinin tesiri ile olsa gerek Nazizm ve faşizm lehine yürüyüşler yapılır ve nasyonel marşları okunurdu. Gündüz yürüyüş eylemleri, gece içkinin dibi bulunan ve kusma ile sonuçlanan partilerle, gün Taksim’de gün ediliyordu.
Eylül 1933’de Beyoğlu işte böyle açıktan içki satan büfelerle ve içki içen insanlarla doluydu.
Zaman hızla ilerler Beyoğlu ve Taksim üzerinde. Ama değişen hiçbir şey olmaz. İçki sudan fazla tüketilir, fuhuş tüm renkleriyle özendirilir, kumarın alası bu semtte her mekanda oynanır fakat yetkili ağızlardan bu durumun aleyhinde tek bir söz duyulmaz. Ekmeğin, yağın, tüpün, şekerin kuyrukla ve sayılı bir biçimde verildiği 1970’ler Türkiye’sinde Taksim’de de kuyruklara şahit olunur. Ama bu kuyruklar temel gıda maddelerinin kuyruğu değil bizzat rakı kuyruğudur.
Hatta, bu alkol tüketimi o denli çılgın boyutlara ulaştı ve çığırından çıktı ki, her ay Taksim bölgesinde genç kızlarımızı, çocuklarımızı iç çamaşırlarına kadar soyup yabancı erkeklere sunan ya bir güzellik yarışması, ya da kusana kadar mide spazmı geçirene kadar içki içme yarışması yapılmaya başlanmıştı. İşin ilginç olan tarafı ise, bu şuursuz ve insanlık dışı yarışmalara, devletten maaş alan ve bizzat “Devlet Sanatçısı” unvanına sahip olan halkın içinde yer etmiş güya güzide sanatçılar, jüri üyesi olarak bu rezilliklere şahit oluyor ve yapılan kepazeliklere puan vererek yangının körüğü vazifesini üstleniyordu.
Bozulan sadece Taksim ve civarı mıdır o yıllarda? Hayır. Ülke olarak topyekün bozuluyor, bizi biz yapan, bizi Avrupa’nın rezil dünyasından ayıran özelliklerimiz tek tek avucumuzun içinden kayıp gitmektedir. Artık, çırılçıplak denilecek kadar açık olan şarkıcılar ellerinde rakı bardakları ile şarkı söyledikleri podyuma besmele çekerek çıkıyor, okudukları gazelin en uzun yerinde sonuna kadar içindeki rakıyı içtikleri kadehi yere vururken ya “Allah” ya da “Allahım sana geliyorum” diyorlardı. 70’li yıllarda iş çığırından çıktı. Besmele ile içilen içkiler, Allah nidaları ile dolu sarhoş naraları, sarhoş ayyaşların beğenisine sunulan çırıl çıplak kadın vücutları yetmezmiş gibi, Gaziantep’te tekbirler, ilahiler, okunan dualar ve kesilen kurbanlar eşliğinde “GENELEVLER” açılıyordu. Evet, yanlış okumadınız. Bu ülkede tekbir ve dualar eşliğinde kesilen kurbanlarla genelevler açıldı.
Ülkemizin bugün yaşadığı Taksim bunalımın altında esasında bu rezilliklere devam etmek isteyen güruhun böylesine bir hayata devam etmek için yaptığı direniş yatmaktadır. Ve bu haliyle böylesi ayaklanmalar tarihimizde ilk değildir son da olmayacaktır. Geçmişte en nadide ve en hassas dinî duygularımızı ayaklar altına alarak içki, fuhuş, kumar, rezillik dolu hayatı yaşayan nesillerin bugünkü uzantıları da İslamî hassaiyetlere el ve dil uzatma cüretinde bulunmaya devam etmekte ve hakaretlerini sürdürmektedir.
En halis niyetlerle Müslümanların peygamberlerinden yardım istemek ve onun şemsiyesi altında yer almak için dillendirdikleri “Şefaat ya resulallah” kavramı bu köksüzlerin elinde bir oyuncak olmuş ve “İnşaat ya resullah” halini alıvermiştir. Üstelik “YA” kelimesindeki “Y” harfi bir şarap kadehi olarak.
Ama bu köksüz, şuursuz ve cahilane hareketin altı biraz kurcalanırsa işin içinden Siyonist parmağı ve onun işbirlikçi yerli uşakları çıkacaktır. Nihayet kendilerini ele vermişler, İsrail bayrağı ve İsrail sloganı ile eylemde görünmekten çekinmemişlerdir.
Soldaki ikinci sıradanın başındaki adamın elinde bulunan katlı İsrail Bayrağına dikkat
İşin nihayetinde söylenilmesi gereken her şeyi esasında bu alttaki fotoğraf ziyadesiyle söylemektedir.
Yüzyıllarla ifade edilen Taksim-Beyoğlu Rezaletini sadece Şahadet parmağımızla gösteriyoruz.
29 Nisan 2012 Pazar
Azrail'in Güzelliği
Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra...
Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla
karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek
özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size
... nakletmek istiyorum.
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam
vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına
gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı
bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım.
Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün
diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi
gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için
İzmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi
şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz
bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.
Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap
bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken,
hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen
cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza
yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine
güçlükle konuşarak:
-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.
-"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü,
ahireti anlatmıyorsunuz?"
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında
oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine
tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."
Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını
salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve
saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler
"hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün
ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta
kala:
-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O
anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."
O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için
Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir
iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi
telefon ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar
inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının
sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça
ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son
nefeste "Muhammed" diyemezsem?.
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve
eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde
morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma
gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine
sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.
Ertesi gün O'na:
-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin
Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da
sordu:
-"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı
bir prens gibi gelecektir."
Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak
vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece
kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni
görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!"
dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması
imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz
kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet
getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!..
24 Şubat 2012 Cuma
ABDÜLHAMİD'İN DİRAYETİ
Bu tarihî dönemeçte tarihimizle yüz yüze gelmemiz kaçınılmaz; daha doğrusu tarihimizle ve Sultan II. Abdülhamid'le. Abdülhamid Han'ın Yahudiler ile Siyonistleri nasıl hassas bir ölçüyle ayırt ettiğini ve teb'ası olan Yahudilerin haklarının korunmasına ne denli ihtimam gösterdiğini, öte yandan ülkesinin bir parçasını koparma planları yapan Siyonistlere karşı ne denli şiddetli davrandığını görmek için Yahudi tarihi uzmanı Avram Galante'nin "Abdülhamid ve Siyonizm" adlı makalesinden daha güvenilir bir kaynak bulunamaz. Henüz Türkçeye tercüme edilmemiş olan makalede Abdülhamid'in, çok güvendiği Hahambaşı Moşe Levi'yi alışık olunmadık bir şekilde azarlayıp tehdit ettiği ve ayağına kapandırıp özür dilettiği bizzat Levi'nin torunu Yeşua Eşkenazi'nin verdiği belge ve bilgilere dayanılarak anlatılmıştır. Bu hararetli günlerde Abdülhamid'in zekâ ve dirayetinden günümüze düşecek damlalara ne denli ihtiyacımız olduğunu görüyorsunuz.
FİLİSTİN İÇİN YAHUDİ GÖÇÜNE İZİN
Siyonizm'in kurucusu Theodor Herzl, yanında Moşe Levi ile kapı kâhyası olduğu halde Sultan'ın huzurundadır. Herzl, Yahudilere gösterdiği ihtimamdan dolayı Sultan'a teşekkür eder ve bir meblağ karşılığında Filistin'e Yahudi göçüne izin vermesi ve Girit'e benzer bir özerklik tanıması teklifinde bulunma cüretini gösterir.
ABDÜLHAMİD'DEN ATRATEJİK YANIT
Abdülhamid'in cevabı son derece diplomatiktir: "Yahudilere güven duymuş olmam, teklifinizi reddetmeme mani değil." Ardından da topu ustaca bakanlar kuruluna atar. Böylece bir yandan Herzl'in niyet ve çapını ölçmek için zaman kazanırken, diğer yandan ilişkiyi kesmeksizin zamana yayma stratejisini izler. Tecrübesiz Herzl, bunun olumlu bir cevap olduğunu zannederek sevinecek ve yandaşlarına telgraf çekerek 'bu iş oldu' mesajı gönderecektir. Ancak bu cevap, aslında "olumsuz bir evet" demekti, zira 3 ay sonra Filistin'e ne şekilde girmiş olursa olsun bütün Yahudilerin sınır dışı edilmesini emreden iradenin altında da Abdülhamid'in imzası olacaktı. Demek ki, hayır diyemeyeceği durumlarda muhatabının içine gömüleceği bir cevap yumağı sunmak bir Abdülhamid klasiğiydi.
Fakat Galante, Abdülhamid'in sanki Filistin'e yerleşme izni verdiği anlamına gelecek bu cevaptan kuşkulanmıştır. Zira tanıdığı Abdülhamid imkânı yok böyle bir şey yapmazdı. Bu işin içinde bir iş vardı ama neydi?
Bu soruyu eski Ayan üyelerinden Behor Efendi'ye sorar. O da, Abdülhamid'in Herzl'e görüşmeden sonra altın bir kravat iğnesi hediye ettiğini, bundan, iğneyi hediye ettiği kişiye çok öfkelendiği ve iğneyi göğsüne saplamak istediği manasının çıktığını söyler. İlk işaret alınmıştır. Gerçekte Abdülhamid bu nezaket gösterisi halinde geçen görüşmeden hiç hoşnut olmamıştır. İçy üzünü Levi'nin torunu açıklar.
MOŞE LEVİ 3 GÜN HAPSEDİLDİ
Herzl Viyana'ya döndükten sonra Abdülhamid Hahambaşı'nı çağırır. Levi sabahın 9'unda Saray'a gider ve huzura girmek için izin ister. Sultan cevap verir: "Biraz beklesin". Öğleye doğru Başmabeyinci Sultan'a kaymakamın beklemekte olduğunu hatırlatır. Cevabı aynı olur. Akşam olurken Sultan bugün gitmesini ve yarın gelmesini söyler. Moşe Levi, Sultan'ın işlerinin çokluğu nedeniyle kendisiyle görüşemediğini düşünerek ertesi gün aynı saatte Saray'a gelir. O gün de huzura kabul edilmez. Levi bu kez Saray'dan ayrılırken, Sultan'ın kendisine karşı olan tutumundan kuşkulanmaya başlar. Üçüncü gün de aynı şekilde bekletilir. Bu durum Başmabeyincinin de garibine gider ve Sultan'a Hahambaşı'nın beklediğini hatırlatır. O da güneş battıktan sonra huzura getirmesini söyler. (Bu, Abdülhamid'in önemli mevkilerdeki kişileri cezalandırma yöntemiydi. Bu bir tür tutuklamaydı. Moşe Levi bu uygulamaya göre 3 gün hapsedilmişti.)
Yıldız Selamlığı. Abdülhamid döneminde hiç aksatmadan yapılan Cuma selamlıkları devletin ihtişamını sergileme törenleriydi aynı zamanda.
SULTAN'IN AYAKLARINA KAPANDI
Sultan, Hahambaşı'na soğuk davranır ve birkaç dakikalık bir sessizlikten sonra kuru ve sert bir ses tonuyla "Hahambaşı (normalde "Hahambaşı Efendi" derdi, bu hitap şekli kızgınlığını gösterir), amcam Abdülaziz tahtta olduğu zamandan beri sizi tanırım ve birkaç gün öncesine kadar sadakatinizi takdir ederdim. Fakat Herzl'in gelişinden sonra bu sadakatten ayrılmış olduğunuzu esefle gördüm. Bir karışlık toprak parçasının bile verilemeyeceğini çok iyi bilen siz Hahambaşı, nasıl oldu da İmparatorluğumun, Müslüman ve Hıristiyan alemlerinin gözlerinin üzerinde olduğu bir parçasına ilişkin olarak benden böyle bir talepte bulunması için o adamı buraya getirebildiniz? Bu adamın talebinin yüzde birini bile kabul etseydim benim ve devletimin başına kim bilir neler gelirdi! O adamın beni ziyaret etmekteki amacından haberiniz var mıydı, yok muydu? Burada nelerin konuşulacağını bilmiyor muydunuz? Cevap veriniz!"
Üzgün ve mahcup olan Hahambaşı şu cevabı verdi: "Size hep sadık kaldım. Şimdi de sadığım ve hep sadık kalacağım. Efendimiz, yemin ederim ki, burada Siyonizm'den söz edileceğini bilmiyordum; Herzl bu konuda bana hiçbir şey söylemedi. Beni onun suç ortağı olmakla suçlamayın. Ben masumum, milletim de masumdur!" Bunları söyledikten sonra, Moşe Levi ayağa kalktı, ağlayarak Sultan'ın ayaklarına kapandı ve kendisini ve milletini affetmesini istedi.
Tayland Prensi (ortada, sağda olanı) Sarayı ziyaretinden çıkarken fesle poz veriyor.
Sultan öfke ile ayağa kalktı ve şöyle dedi:
"O adamın ziyaretinden haberinizin olmadığını söylüyorsunuz. Oysa mektubunuzda onun benimle Yahudi milletine ilişkin bir konuda görüşmek istediğini yazıyorsunuz! Ne demek oluyor bu?!" Moşe Levi gözleri yaşla dolu bir vaziyette şöyle cevap verdi: "Efendimiz, o adam gazeteci, zatıalinizin genel olarak Yahudi sorunu konusundaki görüşlerinizi öğrenmek istediğini zannetmiştim". Yetmişlik bir ihtiyarın karşısında ağlamasından duygulanmış olan Sultan şöyle dedi: "Şimdi sizin masum olduğunuzu anladım." Mabeyinciyi çağırdı ve Hahambaşı'nı dinlendirmesini emretti. Torununun anlattığına göre Moşe Levi bu azardan sonra 15 gün hasta yatmıştır.
Son Sultan'dı gerçekten de. Şu sözünün ışıltısı bugüne kadar geliyor: "Bu adamın talebinin yüzde birini bile kabul etseydim benim ve devletimin başına kim bilir neler gelirdi!"
Kabul etmediğin için başına neler geldiğini biliyoruz Sultanım!
9 Şubat 2012 Perşembe
Vatikan'dan şok itiraf!
Son 10 yılda, Hıristiyan din görevlilerinin karıştığı, çocuklara yönelik 4 binden fazla cinsel istismar olayının gerçekleştiği bildirildi.Üstelik açıklamayı Vatikan yaptı.
Son yıllarda büyük bir artış gösteren Hristiyan rahiplerin cinsel taciz, tecavüz ve çocuklara yönelik cinsel istismar olayları ilk kez Vatikan tarafından da net bir şekilde itiraf edildi. Vatikan'daki bir konferansta konuşan Kardinal Joseph William Levada, son 10 yılda, rahiplere yönelik, çocuklara cinsel istismar suçlamasıyla, 4 binden fazla soruşturma açıldığını söyledi. Kardinal Levada, önceki 50 yılın toplamında 3 bin olay yaşandığını hatırlatarak son 10 yıldaki inanılmaz artışın "dramatik" olduğunu söyledi.
Kardinal Levada, 100 uluslararası papaza yönelik verdiği konferansta, sübyancı papazların açıklamasının ve Vatikan'a şikayet edilmesinin Katolik Kilisesi'nin bir görevi olduğunu da belirtti.
7 Şubat 2012 Salı
Dindar Gençler Yetişince Birileri Neden Tutuşuyor?
Bir tartışmadır yürüyor. Gençler dindar mı olmalı? Dinsiz mi olmalı? Özgürlükçü mü olmalı? Yasakçı mı olmalı?
Dışardan bakan da sanıyor ki: iki düşünce çatışıyor birileri özgürlükçü, diğerleri yasakçı..Peki, kendini özgürlükçü diye tanımlayan zihniyet bu ülkede yıllarca neler yaptı:
Başörtülülerin okumasını yasakladı..
Resmi kuruluşlarda çalışmasını yasakladı..
Askerlerin namaz kılmasını yasakladı..
Ezanın aslından okunması yasakladı..
Liseden öncesi Kuran-ı Kerim eğitimini yasakladı..
İstiyorlar ki çağa ayak uydursun, günah batağının içinde çocuğun yaşı büyüsün. Tam raydan çıksın. Sonra sen o gence Kur’an öğret!
Zaten çağa ayak uydurmak kolay iş değil, mühim kaideleri var:
Alkolik nesil iyidir, kumarbaz nesil zararsız, fuhuş düşkünü nesil doğal, sosyal paylaşım sitelerinde mahremiyetini yüzbinlerce abazayla paylaşan nesil cesur, sanat için soyunana alkış tutup Allah için giyinene söven nesil özgürlükçü, Türk ailelerini temsil eden (!) dizilerdeki kucaktan kucağa atlayan kızlar çağdaş…
Fakat dindar nesil büyük tehlike!!!
Dinine özen gösteren birinin aklını çelerek (nefsini okşayarak) Allah'ın istediği şekilde yaşamasına mani olmak, dehşetini dünyada ne bir göz görmüş nede bir kulak işitmiştir denilen Cehennem ateşine muhatap etmek, mahalle baskısının en tehlikeli olanı değil de nedir?
Yani cazibedar bir fitne ile geçleri uyuşturup, ebedi hayatlarına duyarsız yetişmelerine razı olmanın vebali o kadar büyük ki, fâni sınırları aşıp bekâyı tehdit ediyor...
Şimdi söyleyin.. Cahiliye devrinde çocuklarını diri diri toprağa gömen babalar mı daha zalim? Yoksa şu asrımızda çocuklarını göz göre göre günah çukurlarına gömüp ebedi hayatlarına kasteden ana-babalar mı daha zalim? Yada aralarında bir fark var mı??
İslamiyet’in özünde olan şeyleri hep İslâm’a karşı kullandılar. Getirdiği güneşi görmediler. Aydınlık gelecek dediler, çağdaşlık dediler, özgürlük dediler. Dini - manevi değerleri yok sayarak yaşadılar da ne oldu?!
Kendisi dahil herkese zarar verecek derecede özgür! Kendilerinden de ileri düzeyde sarhoş, şehvet müptelası, saygısız, arsız, geri zekalı bir nesil yetişti..
İnkâr ve günahlarının vebali olarak kalpleri manevi yara bere içinde yaşamaya çalışır ama gururlarından hiçte belli etmezler (!) Dayatılan mantık basit: Kendini dinden soyutlayanlar çağdaş ve mutlu.. Dini hassasiyetleri olanlar gerici, irticacı, yobaz..(!)
Başta demiştik: “Dindar Gençler Yetişince Birileri Tutuşuyor”
Nasıl tutuşmasın ki? Hayatı boyunca dindarlarla uğraşmış, kendi pisliklerine bakmayıp muhafazakâr birinin yanlış yaptığını görünce hazine bulmuş gibi sevinen, sanki bütün dindarlar öyleymiş gibi gösterip gündemden düşürmeyen birisini düşünün.
Böyle bir kişinin oğlu/kızı bir vesile ile Allah’a yönelse. İbadetlerine özen gösterse. Peygamber efendimiz (s.a.v.)’in ahlâkını kendine rehber edinse. Sonra da anne/babasına: Neden Kur’anın gösterdiği yoldan gitmeyip, fâni dünyanın üç kuruşluk haram zevki uğruna ebedi hayatını berbat ettiğini sorsa..
İşte bu onlar için çok büyük bir azaptır – cehennemsiz yanmaktır – manevi tutuşmaktır..
Asıl korktukları şey bu..
Âhirete dair bir şeyler konuşulmasından rahatsız olmalarının, gerçeklerin üstünü örtüp her fırsatta eğlence ve sarhoşluğa kaçmak istemelerinin asıl nedeni bu..
İhtiyar bir dinsiz, dindar bir gencin yanında kendisini kor ateşe karşı duran cılız bir kar tanesi gibi hisseder.
Yalnız başlarına dayanamayacaklarını bildikleri için, kış mahsulü kar yığınları gibi birbirlerine tutunup fazla gözükmeye çalışıyorlar.
Dinine bağlı nesiller yetişince, yalnız kalmış kar taneleri gibi eriyip gitmekten korkuyorlar.
Fakat korkunun ecele faydası yok..
Her kışın elbet bir baharı vardır..
23 Ocak 2012 Pazartesi
Hepimiz Türk'üz !
Hepimiz Ermeniyiz diyenler, kardeşlik narası atanlar, İstiklal Marşı'na hakaret eden Hrant'a sahip çıkanlar sizin İstiklaliniz yok mu ?
Eğer hepiniz Ermeniyseniz ; I.Dünya Savaşı'nda Taşnak ve Hınçak cemiyetinde birleşip katlettiğiniz masum Türk köylülerinin,İstiklal Savaşı'nda sırtından vurduğunuz Türk askerlerinin,26 Şubat'ta Hocalı'da anasız babasız bıraktığınız çocukların,karnını yarıp bebeğinin kafasıyla oyun oynadığınız hamile kadınların,Karabağ'da binlerce masumun ölümünün,20 Ocak'ta diri diri yaktığınız, tankların altında ezdiğiniz Azerbaycan halkının, ASALA ile katlettiğiniz Türk diplomatlarının hesabını verin ve Atatürk'ün de söylediği gibi hiçbir hakkınızın olmadığı bu feyizli ülkeden def olun gidin.
"Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur." MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
19 Ocak 2012 Perşembe
iyi bir mezar bekçisi
Morris Şinasi kimdir?
Yıl 1855, Manisa’da Sefarat Yahudilerinden fakir bir ailenin bir erkek çocuğu olur. İsmini Morris koyarlar. Morris dokuz yaşında kuşpalazı hastalığına yakalanınca ölümle burun buruna gelir. Şinasi isimli bir Müslüman doktorun tedavisi neticesinde iyileşince, ailesi ona Şinasi ismini de verirler. Bu bir vefa borcudur. Bu vefa anlayışı Morris’in ruhuna da işleyecektir.Derken Morris on beş yaşına gelince fakir olan ailesine yardım etmek için Yahudi mezarlığında bekçi olarak işe girer. Okuma yazması olmadığından işten atılır. Sebebi ise, dışarıdan bir Yahudi ailesi gelir ve mezarlıktaki yakınlarının mezarını görmek ister. Fakat mezarın yerini bilmiyorlar. Morris ise okuma bilmediğinden mezarın yerini gösteremez. Bu aile durumu bölgenin Yahudilerine bildirerek Morris’i işten attırırlar. İş arayan Şinasi 1870 yılında henüz 15 yaşlarında yine bir Yahudi olan Garofolo isimli bir tütün tüccarının yanında işe girer. Kısa zamanda patronunun gözüne giren Morris gösterdiği başarıdan dolayı patronu tarafından Mısır’a götürülür. Orada da gösterdiği başarılardan dolayı artık patronuyla dost olmuştur.
Morris 1890 yılında Amerika’ya gitmeye karar verir. Patronundan aldığı 25 bin dolarla yeni dünyaya geçer. Orada, Şikago Beynelmilel Fuarında bir sigara yapıştırma makinesi sergiler. Bu makine oldukça ilgi görür. Buradan kazandığı para ile hem Garofolo’ya olan borcunu öder, hem de bir iş kurma imkanı bulur. Yıl 1903′e geldiğinde ABD devleti Akdeniz’de ticaret yapabilmek ve gemilerini geçirebilmek için sultan Abdülhamit’e başvurur. Sultan bu teklifi ABD’nin Osmanlıya HARAÇ vermesi karşılığı kabul eder. Yalnız bir şart daha koşar ve “Bizden tütün de satın alacaksınız” der. Amerika bunu da kabul eder ve tarihinde ilk ve tek olarak Osmanlıya HARAÇ verir. İşte bu tütün anlaşması Morris’in yolunu açar. Ege tütününü iyi tanır ve bağlantıları da vardır. Bu bağlantı avantajını iyi kullanır.
Kısa sürede önünde geniş ufuklar açılan Morris, erkek kardeşi Solomon’u da Manisa’dan getirterek iş alanını iyice geliştirir.
New York’ta Broadway 120. sokakta SCHINASI BROTHERS COMPANY isimli bir sigara fabrikası kurar. Bu bina hala ayakta kalmayı başarmıştır. Kurduğu bu fabrikada Türkiye’den götürdüğü tütünleri kullanan Morris, kısa zamanda Türk tipi sigaralarla üne kavuşur. Türkiye’den özellikle Manisa ve Akhisar civarından aldığı tütünleri yine bu bölgeden götürdüğü usta ve kalifiye işçilerle yüksek kalite mamuller elde etmeyi başarır.
1903 yılında Selanik’te iş arkadaşı olan Jozef Ben Rubi’nin kızı Laurette ile tanışıp evlenir. Victoria, Juliette ve Altina isimli üç kızı ile Leon isimli bir erkek çocuğu olur. Artık Morris çok zengindir. Hatta yunan Yahudisi eşi için o döneme göre oldukça gösterişli bir malikane yaptırır. Malikanenin 52 odalı olduğu rivayet edilir.
Bu günlerden diğer bir rivayette şudur:
Morris Yunanistan’da bir basın toplantısı yapar. Bir gazeteci bir kağıda bir soru yazar ve Morris’e verir. Morris kağıdı yanındakine verir ve “Ben okuma bilmem sen oku” der. Ardından başka bir gazeteci “Okuma – yazma bilmeden bu kadar zengin oldunuz, bir de tahsilli olsanız kim bilir ne olurdunuz?” der. Morris şu cevabı verir:
- İyi bir mezar bekçisi olurdum!
1916 yılında şirketinin tüm haklarını Amerikan Tobacco Company’e satar ve iş hayatından çekilir. Bu arada çocuklarının kurduğu ve Morris’in arkadaşı Philip’in de ortak olduğu (bir rivayete göre Morris bizzat kendisi kurmuştur) ve şu an dünya tütün devi olan Philip Morris Company doğmuştur. Gerisini bilirsiniz.
Peki, halen Manisa’da hizmet veren Şinasi Morris Hastanesi’nin hikayesi nedir?
Morris 1928 yılında memleketi olan ve doğup büyüdüğü yer olan Manisa’yı hiç unutmaz. O kadar ki yaptırdığı evi Türk stili yaptırır ve içini de yine Türk şark tarzı ile döşer. Çocukluğunda çektiği hastalığı ve gördüğü vefayı da unutmaz. Bu amaçla bir milyon dolarlık bir bütçe ayırır. Bunun 800 bin doları ile bir hastane yaptırır. Bu hastane çocuk hastanesidir. Bu hastanenin çok geniş arazisi vardır ve burada inek, koyun, keçi ve tavuk gibi hayvanlar beslenir ve sebze – meyve yetiştirilir ki çocukları taze besinlerle beslensinler diye. Yine bu hastanenin faytondan Ambulansı ve başhekimin faytondan makam aracı vardır. Bütün bu ayrıntılar bizzat Morris tarafından düşünülmüştür. Geriye kalan 200 bin dolarla da devlet tahvili alarak; bu tahvillerin getirisi olan 33 bin dolar her yıl iki taksit halinde Morris Şinasi Çocuk Hastanesine gönderilir.
6 Ocak 2012 Cuma
bilgisayarların en komik hata mesajları
"Hata raporunu oluştururken bir hata meydana geldi" Bir taşla iki kuş...
Alt tarafta işlemin tamamlanması için kaç dakika kaldığı gösteriliyor: 2.309.088 dakika. Yani 4 yıl, 7 aydan biraz fazla. Bu arad gidip kendinize bir kahve alıp ve mesela üniversiteyi bitirebilirsiniz...
"...şu hata meydana geldi: "Daha kapsamlı bir hata meydana geldi" En azından sorunu "kapsamlı" bir şekilde açıklamış.
"Önemli Hata" "NET_SendPacket Hatası: Hata Yok" Ben de sanmıştım ki...
"Norton CrashGuard 3.0 çöktü. Büyük ihtimalle CrashGuard bu problemi tamir edebilir." İşte Norton'un program çökmelerini düzeltmeye aday programı Norton CrashGuard. Son derece iyimser olan program, kendisi çöktüğünde bile sorunu hala çözebileceğini düşünüyor.
"Uygulama sürücüyü başarılı bir şekilde kaldırmayı başaramadı. Kaldırma devam edecek ama sürücü hala yüklü olacak" En azından dürüst...
"Klavye hatası" "Devam etmek için F1'e, kurulum aracını çalıştırmak için F2'ye basın" Diğer bilgisayardaki klavyede bassam olur mu? Benimki çalışmıyor da...
"Felaketsel hata" Media Player'ın ne kadar ömrü kaldı o da yazsa ya...
(Sarı ile işaretli alan) "Problem Windows Vista yüzünden oluştu, o da Microsoft tarafından yaratıldı." İspiyoncu bir hata. Sorunun asıl kaynağını da söylüyor.
"Bilgisayarınızı korumak için, Windows şu programı kapattı:" "Windows Gezgini" Kim, kimi kimden koruyor şimdi?
"Kritik Hata" Bu sorun gerçekten çok kritik bir şey olsa gerek.
"Hata Hata" "Bir önceki hatayı görüntülerken bir hata oluştu" Zaten ben de şans olsa...
"Yüklemeye devam etmek için aşağıda yazılı programı kapatın" Gerçekten çok isterdim ama belki o programı biraz daha tarif etsen?
"6620 silinemiyor: Yeterli disk alanı yok." "Bir veya daha fazla dosya silerek disk alanı boşaltın ve tekrar deneyin" Hmm... Senin canın format istiyor galiba?
"'Silme' işlemine devam etmek sabit diskinizin içeriğini silecek." "Ne yapmak istiyorsunuz?" "Devam et" – "Sil" Vazgeçmek yok Rocky!
"Bir sebep yüzünden yazma işlemi başarısız oldu" En azından sebebi biliyoruz...
"0 yazıcı başarıyla eklendi" Başarı kavramı biraz göreceli galiba...
"Hiç hata oluşmadı" Şaşırmışa benziyorsun? Pek sık başına gelmiyor galiba?
"Günün ipucu" "İpuçları dosyasının olmadığını biliyor muydunuz?" Bugün aldığım en güzel haber...
"Hata" "Operasyon başarıyla tamamlandı" Sevinsem mi üzülsem mi bilemedim...
Hani bazen aynı kelimeyi defalarca söyleyince anlamını yitirmiş gibi gelir ya insana. Bilgisayarlara da aynısı olabiliyormuş demek ki...
"Bu hata için bir mesaj yok" Şuna "anlamadım" desene...
"Yardım mevcut değil" "Tamam – Yardım" Özetle; "Yardım mevcut değil ama çok istiyorsanız ne yapabileceğime bir bakarım..." diyor. Rüşvet de istiyor olabilir...
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir noktada olmalıyız...
"İşlem gerçekleştirilemiyor çünkü var sayılan e-posta istemcisi düzgün bir şekilde yüklenmemiş" Outlook gayet yüklenmiş gibi geldi ama...
"%183 kayıp film karesi" %50'ye, hatta %100'e bile razıyım ama %183 biraz fazla değil mi?
"Microsoft Word, Microsoft Word'u başlatamıyor" Peki Microsoft Word'u başlatamayan Microsoft Word'u kim başlattı o zaman??
"(IIS ile ilgili güncellemenin açıklaması)" "Bilgisayarınızı himaye etmek için şimdi indirin" İndirmezsem bilgisayarımı elimden alacaksanız pek bir seçeneğim yok sanırım...
Bulunamadı" "(uzun adres satırı)" Halbuki kolay bulunsun diye adresi de bayağı detaylı tarif etmişlerdi ama..
30 Aralık 2011 Cuma
kahvenizin tadına varın!
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değisik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.
Herkes bir bardak seçince, profesör şöyle söyler:
Farkettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir sey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Şunu bir düşünün: Hayat kahvedir. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar.
Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmezde.
Bazen sadece bardağa odaklanarak Tanrının sunduğu kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz.
Kahvenizin tadına varın!
En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler.
Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.
Basit yaşayın. Cömertce sevin.
Birbirinize derinden itina gösterin.
Nazik olun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.jpg)




.jpg)







