komplo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
komplo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2016 Pazar

GDO


Tehlikeli Oyunlar Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, İnsanların Genetiğine Ne Yapıyor?

At gözlükleri takmış bilim insanları onlara gümüş bir tepsi içinde sunulan istatistikleri ve yayınları, kutsal bilgi olarak kabul etmeye yatkındır. Bilim adına dogmaya kayıverirler hemen. İnanır ve sorgulamadan gerçek diye bellerler. Ancak bilim, sadece sorgulayan ve büyük tröstleri değil de insan sağlığını esas alan bilim adamlarının fikirleri üstünde yükselmiştir ve yükselmeye devam edecektir.
GDO’lu gıdaların ne kadar güvenli olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yoktur. Bazı ‘bilim insanlarının’ bunların tehlikeli olduğunu işaret eden binlerce araştırmayı ‘şarlatanlık’ olarak nitelendirmesine ne demeli? Bir de üzerine, “GDO tehlikelidir” diyen bilim insanlarını, halkı yiyeceklerden korkutmamak adına sessizliğe davet ederler. Bu anlayışın arkasında ‘ekonomi zarar göreceğine insan zarar görsün’ mantığı vardır. Unutmayın, gerçek öyle bir şeydir ki ancak ve ancak statükoyu korumayı bıraktığınızda yüzünü gösterir. Ve ancak bilgiyle daha doğru beslenebilir, çocuklarınıza daha sağlıklı yiyecekler yedirerek onlara sağlıklı bir gelecek verebilirsiniz. Lütfen herkes size at gözlükleri takmaya çalıştığında bile, kendinizi bilgiden, bilmenin gücünden esirgemeyin.
Konumuzdan fazla uzaklaşmadan GDO’lu gıdalara geri dönelim. Herhangi bir organizmayı daha verimli ve daha dayanıklı yapmak için biyoteknoloji yöntemlerini kullanarak gen transferi yapma işlemiyle üretilen ürüne, Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) adı verilir. Amaç onu daha güçlü, daha verimli kılmaktır. Keşke tablo böylesi tozpembe kalsa ama maalesef tüm işaretler böylesi bir müdahalenin istenmeyen sonuçları olduğunu işaret ediyor.


İnsanoğlunu Kobay Yaptılar

Farklı organizmalardan gen transferi yapılarak elde edilen gıdalar hayatımızda 1996 yılından beri varlar. Görünen o ki, hepimiz fikrimiz bile alınmadan kocaman bir deneyin parçası olduk. Ve bu deneyin tehlikeli bir deney olabileceğine dair ilk yüksek sesli uyarılardan biri 2009 yılında American Academy of Environmental Medicine’dan (AAEM) geldi. AAEM, ekolojik ve çevresel faktörlerin insan sağlığı üstündeki klinik etkileri ile ilgilenen uzmanlar tarafından oluşturulmuş bir kuruluş. 1965’ten bugüne ekolojik hastalıkların tanınması ve teşhis yöntemleri geliştirilmesi üzerine önemli çalışmalara imza atmış olan AAEM’nin açıklaması şöyle: “Hayvanlar üstünde yapılan birçok çalışma genetik olarak değiştirilmiş gıdaların kısırlıktan, bağışıklık problemlerine, hızlı yaşlanmaya, insülin seviyesindeki düzensizliklere ve başlıca organlar ile sindirim sistemini etkileyen sorunlara kadar birçok ciddi sağlık riski taşıdığını gösteriyor.”


Fareler, İnsanlar ve GDO’lu Gıdalar

Bu açıklamaya yol açan binlerce araştırma ve yayınlanmış makale var. Bu araştırmaların birkaçına ve elde edilen bulgulara bir göz atalım mı?2002 yılında yayınlanan bir makalede şöyle yazıyor: “GDO’lu patateslerle beslenen farelerdekaraciğer yetmezliği görüldü. Farelerde sindirim enzimleri azaldı ve farklı yiyeceklere alerjik reaksiyonlar vermeye başladılar (1) ”


GDO ve Kısırlık

İtalya’da 2006’da yapılan bir başka araştırma(2)GDO’lu soyayla beslenen erkek farelerin testislerinde farklılaşma, sperm sayılarında azalma ve spermlerde dejenerasyona rastlandığını gösteriyor. Rus bilim insanlarının yaptığı ve 2006 yılında yayınlanan bir araştırma ise(3), GDO’lu soya fasulyesi ile beslenen anne farelerin bebeklerinin yarısının ilk üç hafta içinde öldüğünü rapor ediyor. Ürkütücü değil mi?
Devam edelim. İşte, bir başka araştırmanın(4)sonuçları: “Dişi fareler ne kadar uzun süre GDO’lu soya ile beslenirse doğurganlıkları da aynı oranda azalırken, bebekleri de daha düşük kilolu doğdu. Üç jenerasyon sonra ise tamamen kısır bir nesil ortaya çıktı.”
Bu ve bunun gibi binlerce araştırmadan söz etmek mümkün.


Genler Birbirine Karışırsa

Bu arada genetik biliminin 1996’dan beri çok hızlı ilerlediğini ve o gün bilmediğimiz birçok bilgiyle donandığımızı da hatırlatmak istiyorum. Öğrendiğimiz her şey genetiği değiştirilmiş tohumları yaratan büyük şirketlerin iddialarını çürütür nitelikte. Bu şirketlerin, bu şirketler için çalışan bilim insanlarının en önemli söylemlerinden biri dışarıdan alınan genlerin sindirim sistemine karışmadığıydı. Ancak yeni bulgular bunun tam aksini söylüyor.
2012’de Norveç’te yapılan bir araştırmada(5)fareler üç ay boyunca GDO’lu mısırla beslendi. Bu fareler, kontrol grubundaki farelerle karşılaştırıldığında şu sonuçlar ortaya çıktı: GDO mısırla beslenen fareler daha kiloluydular ve bağırsak yapılarındaki farklılaşma yüzünden proteinleri sindirmekte zorlanıyorlardı. Kan değerleri bağışıklık sistemi fonksiyonlarında da belirgin bir azalma olduğunu gösteriyordu. Bu araştırma aynı zamanda GDO’lu gıdalardaki-iddia edildiği gibi- genlerin sindirim sistemi tarafından vücuttan atılmadığını ve bağırsak duvarından kana ve kan dolaşımıyla tüm vücuda yayılabildiğini gösteriyordu. Bilim insanları, üç ayın sonunda kanda, kas dokusunda ve karaciğerde genetik olarak modifiye edilmiş DNA parçaları bulduklarını da bildirdiler.


Bitki DNA’sı Taşıyan İnsanlar

Haziran 2013’te Public Library of Science (PLOS) yayınlanan bir araştırma(6)besinlerle alınan DNA parçacıklarında, bilinmeyen bir mekanizmayla dolaşım sistemimize karışabilen bütün genler olduğunu gösteren yeterli kanıt bulunduğuna dikkat çekiyor. Yapılan bu araştırmada 1000 kişiden alınan örnekler incelendi. Ve makaleden çarpıcı bir alıntı: “Kan dolaşımımızın dış dünyadan ve sindirim sisteminden yalıtılmış olduğu düşünülürdü. Standart öğretiye göre yediğimiz besinlerle vücudumuza giren makro-moleküller dolaşım sistemine giremez, sindirim sırasında absorbe edilirlerdi. Ancak bu çalışma için 1000 kişiden alınan örnekler incelendiğinde yiyecekler yoluyla vücuda giren DNA parçacıklarının bütün genler taşıdığını ve bu genlerin bilinmeyen bir mekanizma ile parçalanmadan, hiç bozulmadan kan dolaşımına geçebildiğinigözlemledik. Hatta bir kan örneğinde insan DNA’sından çok bitki DNA’sı bulunuyordu.”
Peki bu DNA parçacıklarının ya da bazı durumlarda oynanmış genin bütününün vücutta dolaşmasının ne zararı var? Yeni Zelanda’da Canterbury Üniversitesi’nde yapılan başka bir araştırma(7)öncelikle bir kez daha ‘değiştirilmiş genler sindirim sisteminde yok olur’ teorisini çürütüyor. Çalışma, GDO’lu buğdayda bulunan dsRNA’ların daha da güçlenip çoğalarak insan vücudunda dolaşmaya devam etiğini gösteriyordu ve bunların hayvanlarda bazı genlerin yapılarını değiştirdiği biliniyordu. Tüm bunlardan yola çıkarak araştırmacılar şöyle bir kanıya vardılar: “GDO’lu buğdayda yaratılan bu moleküller buğday genlerini bastırmak için tasarlandılar ve hayvanlarda olduğu gibi insanlarda da gen yapılarının değişmesine neden olabilir, bazı genleri bastırabilirler.”


Süper Ama Toksik

Genetik mühendisliği ile bir mısır türünü aldınız ve onu süper mısıra çevirdiniz. Mısır, artık hiç olmadığı kadar verimli, iri taneli ve hastalıklara dirençli bir mısır. Bunu yapmak için ona farklı bitki, virüs, bakteri ya da hayvan geni verdiniz. Peki söz konusu genetik modifikasyonun tek sonucunun mısırı süper mısır yapan özellikler olduğunu mu düşünüyorsunuz? En azından bilim insanlarının iddiaları böyleydi. Ama artık bunun doğru olmadığı çok iyi biliniyor.
The Human Genome Research Project (İnsan Genomu Araştırma Projesi) genlerin henüz tam olarak anlaşılmamış kompleks bir network ile çalıştığını keşfetti. Bu keşfe imza atan ekibin başındaki Dr. Thierry Vrain, “Bir genom son derece kompleks bir ekosistemdir ve çevresinden büyük oranda etkilenir. Genomun her geni çevresel işaretlere göre protein üretir,” diyor ve ekliyor: “Yani artık her bilim adamı, genlerin birden fazla protein sentezleyebileceğini ve bir bitkiye yeni bir genin eklenmesinin öngörülemeyen yeni proteinler yaratabileceğini biliyor. Ve bu proteinlerin bazıları son derece toksik ve alerjik etkilere sahip.”
Daha basit anlatmak gerekirse: Genetik mühendisliği, genler ve DNA’nın işleyiş mekanizması üstüne çok önemli şeyler keşfediyor. Ve tüm bu yeni keşifler dev tarım şirketlerinin genetik olarak modifiye edilmiş gıdaların ‘güvenilir ve öngörülebilir’ olduğu iddiasının tamamen yalan olduğunu kanıtlıyor. Yani DNA’nın bir bölümünü değiştirmenin yalnızca tek, direkt bir sonucu yok. Ve bu değişim hiçbir şekilde öngörülemeyen zincirleme etkilere neden olabiliyor. Aslında 1999’da International Journal of Biological Sciences dergisinde yayınlanan bir çalışmada(9)bu tehlikeyi işaret eden bulgulara dikkat çekilmişti. “Bir organizmaya başka bir organizmanın genini eklemek: 1.Sadece araştırmacıların yaratmayı amaçladığı bir özelliği yaratmakla kalmıyor, onun dışında binlerce etkileşime neden oluyor. 2.Bu müdahale hedef alınmayan bazı genleri de aktive ediyor, ki bunlar toksik olabiliyor. 3. Ayrıca genetik olarak oynanan bitkinin besin değeri de azalıyor. Çünkü bitkinin enerjisi, bu müdahale yüzünden aktive olan gereksiz proteinleri üretmeye harcanıyor.”


GDO ve Tarım İlaçları: Glifosat

GDO’nun amaçlarından bir tanesi de, GDO yapılan bitkinin tarım ilaçlarına daha dayanıklı hale getirilmesidir. Böylece, istenmeyen zararlılara karşı daha yüksek miktarda ilaç kullanmak mümkün olacak ve zararlılar ölürken, GDO’lu bitki büyümeye devam edecektir. Tabii bu arada bitkinin gövdesinde bol bol tarım ilacı birikecek ve bu tarım ilaçları GDO’lu besinleri yiyen hayvanların ve insanların da vücuduna geçecek. Doğal bitkide bu kadar fazla tarım ilacı kullanmanıza imkan yok, çünkü eğer çok miktarda ilaç verirseniz, sadece zararlılar değil, bitkinin kendisi de ölüyor.
Üstelik GDO’lu tohum üreten firmaların bir de iddiası var: GDO sayesinde daha az tarım ilacı kullanılıyormuş. Koca bir yalan! Kullanılan tarım ilaçlarının satış rakamları ortada, azaldığı falan yok, tam tersine artmış. Bunun en canlı örneği, Glifosat etken maddesini içeren “Roundup” isimli ilaç. Tüm dünyadaki GDO’lu mısır tarımının %80’inde kullanılıyor ve Roundup’ın içindeki Glifosat Amerika’daki tarım alanlarını, besi hayvanlarını ve su kaynaklarını zehirliyor.
Yani ne yaptınız? Doğanın dengesini bozdunuz. Marifetmiş gibi bitkiyi tarım ilaçlarına dayanıklı hale getirdiniz ve bünyesinde normalde olamayacak kadar fazla tarım ilacı birikmesine sebep oldunuz. Sonra GDO’lu bitkiyi yiyen hayvanlara ve insanlara da bu ilacın aktarılmasına sebep oldunuz. İyi ama, bu hayvanlar ve insanlar, sizin GDO’lu bitki gibi tarım ilaçlarına dayanıklı değiller ki… Düpedüz zehir yedirdiniz insanlara!


Anneden Doğmamış Bebeğine

2011 yılında Kanada’da hamile kadınlar üzerinde yapılmış bir araştırmanın(10)amacı annenin ve fetüsün GDO’larla ilişkilendirilen söz konusu toksinlere maruz kalıp kalmadıklarıydı. Hamile kadınlardan ve fetüslerden alınan kan örneklerinde GDO’lu gıdalarla ilişkilendirilen pestisitlere rastlandı. Araştırma annenin yediği besinlerle aldığı 3-MPPA ve CryAb1 gibi toksik maddeleri bebeğine aktardığını gösteriyordu. Fetüsün ne kadar hassas olduğu düşünülürse bu maddelerin doğmamış bebekler üstündeki etkisi üstünde daha çok araştırılması ve öğrenilmesi gereken çok şey olduğunu gösteriyor.
Bir bitkinin genetik yapısını değiştirirken ortaya çıkan öngörülemeyen mekanizmaların tehlikeli sonuçlarına bir örnek daha: Journal of Hematology & Thromboembolic Diseases’da 2013’te yayınlanan bir araştırma(11) genetik olarak oynanmış mahsullerdeki bio-pestisitlerin (Bt ya da Cry-toxins olarak da biliniyorlar) anemiden bazı kan kanserlerine kadar kan anormalliklerine yol açtığını gösteriyor.


İnsan Havuçla Çiftleşirse

Son sözler, genetik olarak modifiye edilmiş organizmalar üstüne araştırmalar yapan ve insanları bu konuda bilinçlendirmek için kâr amaçsız bir vakıf kuran genetik uzmanı David Suzuki’den(12): “Bizim bu konuda herhangi bir bilgimiz olmadan yiyeceklerimizin içindeler. Yediğimiz besinlerin genetik olarak değiştirilmiş edilmiş organizmalar bulunduğunu bilmeden on yıllardır yiyoruz. Aslında her birimiz isteğimiz dışında katıldığımız dev bir deneyin parçasıyız. FDA ,GDO’ların normal gıdalardan hiçbir farkı olmadığını ve bu şekilde ele alınmalarını açıklamıştı. Ama problem şu ki gen bilimiyle uğraşan bir bilim insanı gen mirasını takip eder, bioteknoloji ise bir organizmayı alıp tamamen farklı bir başka organizmanın içine yerleştirmesidir. Normalde bir insan bir havuçla çiftleşerek gen alışverişi yapmaz. İşte biyoteknoloji normalde gen alışverişi yapması mümkün olmayan türler arasında gen transferi yapar. Bu yüzden hiç kimse tutup da GDO’lar hiçbir zararı yoktur sonucuna ulaşamaz.”


Son söz:

GDO, ticarettir. GDO, paradır. GDO insan sağlığı için yapılmaz, daha fazla para kazanmak için yapılır.

Dünyada yaklaşık olarak 800 milyon insan açlık sınırında yaşıyor. Buna mukabil, 1,2 milyar insan ise obezite sınırları içinde yaşıyor. Her yıl üretilen gıdanın yaklaşık %50’si, yani yarısı, insanlar tüketemeden bozularak çöpe atılıyor. Sadece ABD’nin her yıl çöpe attığı gıdayı israf etmeden aç insanlara dağıtsanız, açlıktan ölümlerin önüne geçebilirsiniz. Dikkat edin, Amerikalılar daha az yesin demiyorum, istedikleri kadar yesinler ama israftan vazgeçsinler, diyorum. Yani nüfusun çok arttığı ve dünyanın 7 milyar insanı doyuramadığı, açlıktan ölümlerin engellenmesi için GDO’lu gıdalara ihtiyaç duyulduğu savunması, koca bir yalandır!
Dünyada açlık varsa, vahşi kapitalizm sayesinde var. Bu açlığı GDO’lu gıdalarla falan engelleyemezsiniz. Sadece israfı engelleseniz, bugünkü gıda üretimi ile mevcut nüfusun iki katını doyurabilirsiniz. GDO’nun satışına başlanan 1996’dan bu yana dünyadaki aç insan oranında azalma falan yok. Hem zaten nasıl olsun ki? GDO’lu gıdaları aç insanlara bedava mı dağıtıyorlar?
GDO’lu gıdalar, insanoğlunun hayatına gireli sadece 19 sene oldu. 19 sene insan hayatında bir kuşak bile etmez. GDO’nun birkaç kuşak sonra insan yaşamına nasıl zararlar vereceğini bilemezsiniz. İhtiyatlılık prensibi gereği, GDO üreticileri GDO’nun insan sağlığına zarar vermediğini ispatlamak zorundadır, biz zarar verdiğini ispatlamak zorunda değiliz.

GDO, geleceğimiz için en büyük tehdittir.
İnsanoğlunun kıyameti, ürettiği gıdalarla gelecek. Nükleer savaşlarla değil.



Dr. Ümit Aktaş'ın yazısından alıntıdır.
Böyle değerli bilgileri bizlerle paylaştığı için kendisine çok teşekkür ediyoruz.


1. “Can science give us the tools for recognizing possible health risks of GM food?”, Arpad Pusztai, Nutrition and Health, 2002, Vol 16 Pp 73-84
2. “Temporary Depression of Transcription in Mouse Pre-implantion Embryos from Mice Fed on Genetically Modified Soybean”, 48th Symposium of the Society for Histochemistry, 2006, Eylül 7–10
3. “Genetically modified soy affects posterity: Results of Russian scientists Study”, Regnum, Ekim 12, 2006
4. “Biological effects of transgenic maize NK603xMON810 fed in long term reproduction studies in mice,” Alberta Velimirov ve Claudia Binter, Forschungsberichte der Sektion IV, Band 3/2008
5. “Obesity, Corn, GMO’s –USA Biotech Corporations Responsible for epidemic of Diseases” Åshild Krogdahl, makale Norveç ve enternasyonal bilimsel araştırmalara adanmış bir online haber sitesi, Forskning.no’da 11 Haziran 2012’de yayınlandı
6. “Genetically Modified Crops and Food Security” Matin Qaim ve Shahzad Kouser, Public Library of Science (PLOS), 5 Haziran 2013 10.1371/journal.pone.0064879
7. “A comparative evaluation of the regulation of GM crops or products containing dsRNA and suggested improvements to risk assessments” Jack A, Heinemann , Environment International, Mayıs 2013, sayı.55, sayfa. 43-55



3 Ocak 2016 Pazar

AŞILARLA İLGİLİ KORKUNÇ GERÇEKLER




Aşıların denetlenmediğini belirten beyin ve sinir cerrahı Dr. Russell Blaylock, "Ani Bebek Olumlerinin yüzde 70′i Difteri Tetanoz Bogmaca aşısının takip eden 3 hafta içinde gerçekleşiyor. Havaleler aşılarla bağlantılı, aşı olduktan hemen sonra olması gerekmiyor. Haftalar, aylar, hatta bir yil sonra bile gerçeklesebilir" dedi.


Nöroşirürji (beyin ve sinir cerrahi) uzmanı Dr. Russell Blaylock’un çarpıcı konuşması:
Eğer bağışıklık sistemini uyarırsan, bugün otizmin çıktığı gibi, hamileyken aşıladığın kadının çocuğu 20 yıl sonra şizofreni çıkacak. Ve kimse bağ kuramayacak.
Aşılar Cin’de üretiliyor ve ABD’de iki yılda bir kontrol edilirken üretici, Cin’de bu 13 yılda 1 ve FDA gidip kendi kontrol edemiyor. Üretici firmadan bir görevli dışarı çıkıp burada her şey yolunda diyor 13 yılda 1.
(Amerika’yı yok etmeye yemin etmiş komünist ülke Cin’den bahsediyoruz)
Ani Bebek ölümlerinin yüzde 70′i Difteri Tetanos Boğmaca aşısını takip eden 3 hafta içinde gerçekleşiyor.
Havaleler aşılarla bağlantılı, aşı olduktan hemen sonra olması gerekmiyor. Haftalar, aylar, hatta bir yıl sonra bile gerçekleşebilir.

CANLI VİRÜS İÇEREN AŞILARIN TEHLİKELERİ:

- Bağışıklığı bastırıyor (KKK ve HIB)

- Hayat boyunca vücutta kalabiliyor. Kızamık virüsü yaşlıların %20 beyin ve %45 diğer dokularında bulundu.

- Astım, çocuklarda şeker hastalığı ve otoimun ve nörolojik hastalıklarla bağlantılı

1970′den sonra her çocuk felci vakasının Oral Çocuk Felci aşısı kaynaklı olduğu ortaya çıktı.
Nijerya’da çocuk felci salgını yaratıldı bu oral çocuk felci aşısıyla. “Şimdi etrafındaki ülkelere Nijerya’da çocuk felci salgını var, aşı olmazlarsa size bulaştıracaklar” dediler.
Komşular Nijerya’yı savaşla tehdit etti. Nijerya’da aşı yaptırmayanları hapse attılar. Zorla aşı yaptılar. ABD de olacak olan bu eğer aşılar zorunlu hale gelirse. Çocuğunuzu elinizden alıp zorla aşı vurduracaklar. Oysa ABD’de canlı çocuk felci aşısı yasak.
Bush ve ailesinin Merck’le olan yakın bağları nedeniyle siz bugün Merck’i aşı çocuğunuza zarar verdi diye mahkemeye veremiyorsunuz.


EN ZARARLI AŞI HANGİSİ?

Hepatit B aşısı üretilmiş sinir sistemini mahveden en zararlı aşı.
Ben çocukluğumda bütün hastalıkları geçirdim, etrafımda, sınıfımda bu hastalıklardan sorun yasayan hiç kimseyi görmedim. Eğer dedikleri gibi bu kadar ölümcül olsaydı, benim zamanımda aşıları yoktu, sokaklar ölülerle dolu olurdu.
Hastalığı geçirdiğinde ömür boyu bağışıklık kazanıyorsun. Öte yandan aşıyı olunca. 4 yıl aşının korumadığını anladıklarında bu sefer de pekiştirme dozlar vurmaya başladılar. Ama onlar ilk aşı kadar bile koruma sağlamıyordu. 2 yılda onların koruyuculuğu da.

KIZAMIK AŞISINDNA ÖNCE KIZAMIK ÖLÜMLERİ ÇOK DÜŞMÜŞTÜ

Kızamık aşısı başlamadan önce kızamıktan ölüm vakaları yüzde 90 zaten düşmüştü. Hijyen, iyi beslenme, iyi bakimdi sorumlusu.
Kızamık aşısı sonucunda da ölüm oranları artmıştı. Ve fark ettiler ki çocuklar Çinko ve A vitamini yoksunluğu çekiyordu. Bunları verdiğinde ölüm oranları yine düştü.


ÇOCUK FELCİ ZATEN SORUN DEĞİLDİ

Çocuk felci salgını DTB aşısı başlayana kadar sorun teşkil etmemişti. Çocuk felci her daim vardı. Ama hiç bir dönemde DTB aşının başlamasıyla başlayan dönem gibi bir dönem yaşanmamıştı. Birden bire felce ve ölüme neden olması herkesi şaşırtmıştı. Çünkü o zamana kadar yaz gribi gibiydi.

GRİP AŞISI ÖLÜMLERİ ARTIRDI

2003 yılında çocuklara grip aşısının vurulmasına başlandıktan sonra 5 yaş altı gripten ölen çocukların rakamı 12′den 90’a çıktı (1:13:00)
2 yaş ustu grip aşısı canlı grip aşısı yüzde 33 etkili, zayıflatılmış grip aşısı yüzde 36 etkili. 2 yas altı zayıflatılmış grip aşısı yüzde 0 etkili. Ama gel gör ki şimdi her yaşa vurulması öneriliyor.

PEKİ, YA DOKTOR VE SAĞLIK ÇALIŞANLARI BU AŞIYI OLUYOR MU?

Doktor ve hemşirelerin yüzde 70′i  “hayır” demiş. Sağlık çalışanlarının ise yüzde 62’si “hayır” demiş.


TETENOS AŞISI GÖRDÜĞÜM EN KOMİK AŞI

Tetanos aşısı gördüğüm en komik aşılardan biri. Tetanos kapma olasılığınız yolda bana çarpma olasılığınız kadar az. Kaldı ki su anda camdan eli kesilmişlere bile Tetanos aşısı vurulmakta. Tetanos oksijensiz ortamda yasamaz. Bu nedenle oksijenli suyla temizlik yapılır. Tetanos hayvanların dışkısının olduğu yerde yasar. Evinizde cam kırığından Tetanos kapamazsınız.
Kızamıktan ölümlerde ateş düşürücülerin rolü… Eğer bundan endişe ediyorsanız ateş düşürücü vermeyiniz. Ölüm oranı yüzde 7′den yüzde 35′e yükselmiş ateş düşürücülerin etkisiyle. Bırakın ateş yükselsin, 40-41′i geçmedikçe sorun değil. Böylece kızamıktan ölümleri ciddi oranda düşürmüş olursunuz.

1984 kızamık salgını: %58 aşılı
1985 kızamık salgını: %99 aşılı
1986 kızamık salgını: %96 aşılı
1988 kızamık salgını: %69 aşılı
1989 kızamık salgını: %89 aşılı
1995 kızamık salgını: %56 aşılı


Kızamıkçık aşısı %55 kadında eklem iltihaplanmasına neden oluyor
Doktorların %75′i kızamıkçık aşısı olmayı reddediyor
Kadın hastalıkları ve doğum uzmanlarının ise yüzde 91′i reddediyor

(1:19:10) Hepatit B de en komik aşılardan biri. Vaka sayısı 25-64 yas grubunda 4.172 iken 0-4 yas aralığında 5.
Eğer yüksek risk taşıyan bir anneye sahip değilse bebek 18 yaşına kadar Hepatit virüsüyle karşılaşma olasılığı nerdeyse hiç yok.
Diğer konu Hepatit B aşısının koruyuculuğu 2 yıl. Yani doğumdan sonra vurulan Hepatit B aşısının 18 yaşına geldiğinde hiç bir etkisi yok.
(1:19:57) 14 yaş altında: Hepatit B Aşısına karşı yan etki geliştiren vaka sayısı 872 iken, hastalıkla karşılasan vaka sayısı 279dur.

                                           -Alıntıdır-




14 Mayıs 2015 Perşembe

MANTOLAMA HAKKINDA BİR GERÇEK





Mantolama ile zehirliyorlar!

Türkiye’de son zamanlarda bir mantolama furyası almış başını gidiyor.. 
Mantolama ne diye kısa bir soru sorulunca “binaların duvar, kolon, kiriş bölümlerinin Polistren levhalar kullanılarak yalıtılması için geliştirilen bir sistem” olarak karşımıza çıkıyor.
Türkiye’de ısı yalıtımı İzocam ile başladı, Amerikan sayding ile görünür oldu. Ama İzocam ın ömrünün 5 yıl olması nedeniyle çeşitli arayışlara girildi..
AB ülkelerinin özellikle Almanya nın terk ettiği mantolama malzemesi XPS ve buna benzer çeşitli malzemeler, Türkiye’yi sardı. Almanya’dan hurda fiyatına alınan bu makinalar şimdi Büyük illerde vatandaşa 3- 5 santim kalınlığında mavi, pembe, gri renklerde kanser üretiyor.. Şimdi bir de siyah kuruma batırılmış ve adına karbonlu dedikleri malzeme olarak ta piyasaya sürdükleri yenilikleri var. Püskürtme poliüretan denilen yeni bir sistemle de binanın tümü, poliüretan köpükle kaplanıyor
Fakat bu yapılan mantolama artık İstanbul başta olmak üzere birçok yerde çatlamakta, ayrılmakta, duvarlarda sallanmakta.. Yalıtım özelliğini kaybetmekte, Paralar da uçup gitmekte.. Eğer firmaların insanları kandırıp, “ 30 yıl -50 yıllık malzeme garantisini ”, işçilik dahil garanti diye insanlara yutturmaları 3-5 yıl içinde doluyorsa , bu sefer Mahkemelere yeni bir iş yükü biniyor ..Ki şu anda Ankara da bu yönde açılmış 500 ün üzerinde dava var..! Bilirkişiler rapor tutuyor, Mahkemeler de karar veriyor.. Ev sahiplerini bir de ısı yalıtımı yaparken, hukuki yol da bekliyor..
Şimdi tamamen strafor olan fugalı kaplama malzemeleri çıkmış.. Yalıtımla ilgisi olmayan insanların sadece bakıp , “ güzel, şık görünüyor “ dedikleri ama dışı onları içi beni yakan uzun levhalar da tüketiliyor. Bu da aynı kapıya çıkan malzeme türü.
Yaptığım araştırmalarda, mantolamanın cevap verilemeyen eksikliklerini tesbit etme fırsatım oldu..

1-Levhalarla yapılan mantolama sağlıksız, her şeyiyle karserojen bir madde.. Bunu yaptıran kişiler, evlerini kanserli bir madde ile sarmayı kabul ediyorlar.. Resmen Kanserli bir madde..

2- Mantolama denilen bu levhalar Yangın Yönetmeliğine aykırıdır.. Yanıcı bir maddedir.. Yeter ki bir yerden küçük bir ateş görsün, içten içe hızla yanıyor ve binayı sarıyor.. bazı binalarda yangın sırasında gördüğünüz binanın kenarlarından çıkan o simsiyah zift yanığı gibi dumanın nedeni budur.! Söndürülmesi de zordur.. tükeninceye kadar yanar.. Yani binaların bir de yargın tehlikesi apaçık ortada.. Doğalgaz kullanımı da yaygın olduğuna göre dikkatsizlik sonucu çıkabilecek yangınlarda ,yangın hızla yayılacaktır..

3- Binalar, güçsüzleştiriliyor.. Mantolama için kullanılan levhaları duvarlara monte etmek için 10 santimetre uzunluğunda plastik dübellerin yerleştirilmesi gerekiyor. Bu dübeller Metrekareye 8 , bir panel e de 5 tane atılıyor..! Bina delik deşik ediliyor, BU dübeller için, matkaplar kolonları bile deliyor..! Binaların deprem dayanıklılıkları da ardılar. Kısa bir hesap yapılırsa, 2500 Metrekare alanlı 5 katlı bir binaya 10 binin üzerinde düzel atılıyor.. 10 bin tane delik açılıyor binaya..!

4-Binalar kesinlikle hava ile irtibatı kestiği için evlerde bir hava alma, nefes alma sorunu yaşanıyor.. Sürekli pencere açıp hava alma ihtiyacı doğuyor.. Pencere açılacak ise Nerede kaldı bu yalıtımın faydası ?

5- Yüzde 50 yakıt tasarrufu hikayesi ise tamamen büyük bir yalan… Bunun sağlayacağı Yüzde 30 tasarruf olsun.. 5 yıl garanti veriyorlar 5 yıldaki tasarrufu da ödenen mantolama ücretinin yarısını bile karşılamıyor..Yani amorti etmiyor.
Bu kanserli maddenin önüne geçmek için başta Sağlık Bakanlığı, Belediyeler için de İçişleri Bakanlığı acilen çalışma yapmalı ve mantolama levhalarının Türkiye’de üretimini, yaygınlaşmasını engellemeli..
Özellikle bazı belediyeler bu mantolamayı zorunlu tutuyorlar.. şaşkınlıkla izliyorum.. BU maddeyi ne analiz etmişler, ne analiz ettirmişler, ne sonuçlarını araştırmış, ne de ilgilenmişler.. Ama yeni binalara zorunluluk getirmezler mi .! Mantolama yoksa imar izni vermiyoruz..! Hayda.. Kardeşim neden insanları zorla zehirliyorsunuz ? Vatandaş bunu bilmiyorsa neden biz bu zehir çemberine insanları sokuyorsunuz..? Ben çok ilgilendim ama bu işten pis kokular geliyor.. Bu hastalıklı sektörün şuursuzca yaptığı işlere ancak devlet son verebilir..

(alıntıdır)


15 Aralık 2013 Pazar

NELSON MANDELA


Mandela’yı terörist ilan eden, asılması için üniversite kampüslerinde kampanya düzenleyenler nasıl oldu da “Mandela sevici”, “Mandela’dan feyz alıcı” konumuna geldiler

Varlığın en şaşmaz yasası hükmünü yürüttü ve Mandela en uzun yolculuğuna çıktı. İnternette erişilebilen neredeyse tüm haber sitesi ve gazetelere farklı fotoğrafları ile konuk olmuş durumda.
Yüreği ezilen ve sömürülenlerden yana atan herkes hüzünlü…
Dünyanın çok farklı parçalarında özgürlük, demokrasi, eşitlik ve sosyal haklar mücadelesi veren pek çok örgüt, oluşum Mandela’ya veda mesajları gönderiyor.
Bunların hepsi doğal, olağan…
Ama bazı tuhaf şeyler de oluyor…
ABD Başkanı Obama, Nelson Mandela gibi birisini muhtemelen bir daha göremeyeceğimizi, ondan çok şey öğrendiğini, yaşamı boyunca ondan öğrendiklerini yaşama geçireceğini ve karar alırken onun kılavuzluğunda nefretle değil sevgiyle hareket edeceğini söylüyor.
İngiliz başbakan David Cameron, “Dünyada büyük bir ışık söndü. Zamanımızın yüce bir figürü, bir efsane yaşam, gerçek bir global kahraman öldü. Hayatımda en fazla onurlandığım anlardan birisi onunla buluşmam olmuştu” diyor.
Gerçekten tuhaf şeyler oluyor, çünkü Cameron 2009 yılında Muhafazakar Parti’de siyasi kariyerini ilerletirken, İngiliz kamuoyunda geçmişi ile ilgili tartışmalar açılmıştı. Bu tartışmalarda, 1989 yılında, Mandela henüz hapishanede yatarken, o dönemde iktidarda olan Irkçı Güney Afrika rejimine karşı uygulanan yaptırımlara karşı faaliyet yürüten bir şirketin sağladığı fonlarla “muhafazakar araştırma departmanının parlayan yıldızı” olarak bir Güney Afrika yolculuğu yaptığı ortaya çıkmıştı.


Utanç verici ikiyüzlülük

Cameron’ın bu seyahati aslında onun kariyeri açısından hiç de yadırgatıcı değildi; partisinin o dönemki lideri Margaret Thatcher, Mandela’yı terörist ilan etmiş, partinin gençlik grubu kampüslerde “Mandela’yı as!” yazılı tişörtler giyerek Güney Afrika’daki ırkçı rejimi savunan, ANC’yi ve önderi Mandela’yı mahkum eden etkinlikler düzenlemişti. Bazı haber siteleri, bu haberlere ilişkin fotoğrafları, Cameron’un Mandela hakkındaki sözleri üzerine bugün tekrar yayınladılar.
Felicity Arbuthnot, emperyalist-kapitalist dünya efendileri Obama, Cameron, Clinton ve Blair’in Mandela’nın ölümünün ardından sergiledikleri “utanç verici ikiyüzlülük”ü Global Research’te detaylarıyla ortaya koydu. Aynı sitede Brian Becker, ABD, İngiltere ve CIA’nin Afrika Özgürlük Mücadelesi karşısındaki tutumu ve Mandela’nın yakalanıp hapishaneye atılması sürecinde CIA’nin rolü hakkında “Timsah gözyaşları: CIA Mandela’nın yakalanmasına yardım etti” başlıklı yazıyı yazdı.
Mandela’yı terörist ilan eden, asılması için üniversite kampüslerinde kampanya düzenleyenler nasıl oldu da “Mandela sevici”, “Mandela’dan feyz alıcı” konumuna geldiler. Kuşku yok ki, ikiyüzlülükte ve riyakarlıkta hiç kimse burjuvazinin siyasi uşaklarının eline su dökemez. Ancak mevcut durumu sadece bununla açıklamak ta gerçekliğin sadece bir kısmına takılıp kalmak olacaktır.
Gerçekliğin bir de diğer kısmı var, burada 2012 Ağustos’unda Güney Afrika’da grevdeki platin madencisi işçilere dönük katliamla gözler önüne serilen derin eşitsizlikler ve bunun sınıfsal arka planı var. Irkçı rejimin destansı bir mücadele ile yıkılmasından sonra kurumsallaştırılan neoliberal uygulamalar sonucu, Güney Afrika’nın ülkeler arası eşitsizlik sıralamasında en tepede yer alması olgusu vardır.
Durban şehrinde deniz kenarındaki lüks oteller, seçkin restoranlar, pahalı mağazalar ve bunların biraz ötesinde, gözlerden saklanmaya, konuklara gösterilmemeye çalışılan teneke evlerden oluşmuş koca mahalleler ve yeni yoksul “kriminal” gençlik kuşağı arasındaki çarpıcı karşıtlık vardır.


Irkçılık yıkıldı, yoksulluk baki

Zizek, Mandela’nın ardından, New York Times’ta yayımlanan yazısında, Güney Afrika’da sefalet içinde yaşayan fakir büyük çoğunluğun yaşam koşullarının Irkçı rejimin yıkılmasının ardından değişmeden kaldığını; kazanılan politik ve sivil hakların yükselen sosyal eşitsizlik, şiddet ve suçla dengelendiğini, temel değişikliğin ise, eski beyaz egemen sınıfla bütünleşen yeni bir siyah elit olduğunu ifade ediyor.
Zizek, Irkçı rejimin sona ermesinin ardından Mandela’nın sosyalist perspektifte ısrar etme şansı var mıydı, sorusunu soruyor. Zizek’in verdiği bilgiler, aslında, sorduğu sorunun yanıtını da içinde taşıyor. Görkemli bir toplumsal, siyasal mücadelenin sonunda, dünyanın en geniş sempati ve dayanışma ilişkileri ağına sahip bir hareket, kendi ülkesinde en acımasız ve vahşi neoliberal uygulamaların icracısı bir siyasi aygıta dönüştü.
İsviçreli demokrat aydın Jean Ziegler, Mandela’nın ölümünün ardından verdiği röportajda, 1994 baharında Mandela’nın kazandığı seçim döneminde Birleşmiş Milletler gözlemcisi olarak Güney Afrika’da olduğunu, Mandela ile görüştüğünü, daha sonra Irk ayrımcılığına karşı düzenlenen iki uluslararası konferans vesilesi ile Londra ve Cenevre’de Mandela ile bir araya geldiğini ve onunla görüşmeler yaptığını dile getiriyor.
Ziegler, masaya oturulduğunda, Irkçı beyazlar açısından en vazgeçilmez hakların topraklar ve madenler üzerindeki mülkiyet hakları ve uluslar arası şirketlerin faaliyet özgürlükleri olduğunun henüz başlangıçta vurgulandığını ve yaşanılan sürecin bu temel kabul üzerine inşa edildiğini, röportajda ifade ediyor. Ziegler’de Zizek’le aynı soruyu soruyor: Başka bir şans var mıydı?


Mandela’nın çelişkisi

Zizek ve Ziegler’in sorusu, ANC’nin destansı mücadelesinden önce şöyle soruluyordu: Irklar arasında hiyerarşiye dayanan bu eşitsizlikçi toplumsal düzeni değiştirme şansı var mı? Bu şansın olduğu, ırksal hiyerarşinin söylendiği gibi Tanrı’nın inayeti, eşyanın tabiatı değil, toplumsal güç ve baskı ilişkilerinin ürünü olduğu Irkçılık karşıtı toplumsal mücadelelerle, Mandela’da sembolize olarak ortaya konuldu.
Kuşkusuz ki, hiçbir toplumsal gerçeklik ait olduğu zaman ve mekandan bağımsız ele alınamaz, 1990’lar dünyası tüm 20. yüzyılda, eşitlik ve özgürlük temellerine dayalı bir toplumsal düzen kurmak için en olumsuz koşullara sahipti. Ancak bu durum, destansı mücadeleleri ile tüm dünyada ezilen ve sömürülen milyonların kalbini kazanmış Güney Afrika halkına neoliberal politikaları önüne geçilmesi imkansız “doğa yasası” olarak kabul ettiren emperyalist egemenlerle onların “yeni” ortaklarının rolünü meşrulaştıramaz.
Mandela’nın tarihsel olarak temsil ettiği değerler (eşitlik-özgürlük-kardeşlik) ile, sosyal eşitsizliklerin en derin yaşandığı ülke olarak Güney Afrika hakkındaki derin sessizliği arasındaki gerilim üstüne tartışmazsak eğer, ne geçmişin deneyimlerini geleceğimizin yapı taşlarına dönüştürebiliriz, ne de 21. Yüzyılda nasıl bir sosyal mücadele sorusuna sağlam yanıtlar verebiliriz.
Zamanımızın solu üstünde de ciddi etkilere sahip olan, tüm sınıfsal ve ekonomik belirlenimlerinden koparılmış bir demokrasi ve demokratikleşme kavrayışını tartışmak için Güney Afrika deneyimi iyi bir zemin sunmuyor mu?



3 Mart 2013 Pazar

PEPSİ PARADOKSU


ŞU HABERDE yapılan bir deneyin bahsi: 90 dolarlık aynı şaraptan iki şişe alırlar. Şişelerden birini $90 etiketiyle, diğerini ise $10 etiketiyle tattırırlar deneklere. Deneklerin çoğu 90 dolarlık etiketi olan şarabın daha lezzetli ve daha kaliteli olduğunu söylerler. Fakat işin ilginci, bu denekler yalan söylememektedir. Deneklerin beyinlerine özel bir cihaz bağlarlar ve görürler ki beyin gerçekten de 90 dolarlık şarabı, 10 dolarlık aynı şaraptan daha lezzetli olarak algılar. Ta ki siz ikisinin de aslında aynı şarap olduğunu öğreninceye kadar...


Pepsi paradoksu gibi yani. Deneklere A ve B adlı markasız iki kolayı tattırdıklarında, deneklerin çoğu A'nın daha lezzetli olduğunu söyler. Ardından deneklere Pepsi ve Coca Cola'yı tattırırlar ve deneklerin çoğu bu sefer Coca Cola'nın daha lezzetli olduğunu söyler.



Oysa az önce tattıkları ve çok beğendikleri A kolası, bildiğimiz Pepsi'ydi. Beğenmedikleri B kolası ise Coca Cola'ydı. Bunun en büyük sebebi, reklamları sayesinde Coca Cola'nın daha prestijli bir intiba bırakmış olmasıdır. Bu Pepsi paradoksu öyle Pepsi'nin yaydığı bir şehir efsanesi değil, deneyleri de yapılmış gerçek bir olaydır.


16 Ekim 2012 Salı

UÇAKLA NÜFUS KONTROLÜ


Alzheimer'a neden olan, toprağı ve ağaçları kurutan alüminyum, nano-parçacıklar, genetik mühendisliği ürünü patojenler, aşısı üretilmiş virüsler... Üstünüzden geçen uçağa dikkat edin...

Uçaklarla TOKSİK oranlarda alüminyum spreyleme ve alüminyuma dayanıklı GDO tohum.

1990 yılından beri havadan ilaçlanıyoruz

ABD, Avrupa ve Yeni Zelanda'da bu jet spreylemesinin yoğun olarak yapıldığı bölgelerdeki kar, yağmur, toprak ve su analizlerinden elde edilen sonuçlarda yüksek oranlarda ağır metallere, diğer bazı parçacıklara ve toksik patojenlere rastlandığı bulgulanmış. Bu toksik ağır metallerin bazıları ve en önemlileri Alüminyum, Baryum, Strontiuum, Etilen Dibromid. Ayrıca Körfez Savaşı’ndan evlerine dönen ABD askerlerinin yüzde 45’inde görülen Mycoplasma Fermentes Incognitus gibi genetik mühendisliği ürünü patojenler ve bilinmeyen nano-parçacıklar da bulgular arasında. Araştırmacılar spreylerde morgellon patojeni bulduklarını da belirtiyorlar.

Sanayi olmayan bölgede ölümcül miktarda alüminyum

ABD’de yüzlerce kilometre çapında, hiçbir endüstrinin olmadığı ancak uçak spreylemesinin yoğun olarak yapıldığı Shasta Dağı’nın yüksek bölgelerinde ABD Tarım Bakanlığı (USDA) biyologlarından Francis Mangelis’in yaptığı araştırmada alınan numunelerde 61100 gu/l Alüminyum, 83 ug/l Baryum ve 383 ugl/Strontiyum’a rastlanmış. Buradaki Alüminyum normalin 60.000 kat fazlası. Biyolog Mangelis’e göre bu bölgede toprağın pH’ı da 10 ila 12 kat artmış. Mangelis’e göre bu toprakta tarım yapılması mümkün değil. Mangelis aynı bölgede benzer bulgular elde eden 30’a yakın araştırma olduğunu söylüyor. Bu araştırmalarda alınan numunelerde de yine normalin 30.000 ila 50.000 katı oranında alüminyuma rastlanmış. Buradaki Alüminyum hiçbir sanayinin olmadığı bir bölge için öldürücü derecede yüksek bir oran. Yine ABD’nin Phoenix eyaletinde yapılan bir araştırmada havada normalden 39.000 kat fazla Alüminyuma ve 17.000 kat fazla Baryuma rastlanmış. Yeni Zelanda’da yağmur sularında yapılan ölçümlerde kana karıştıktan sonra beyne kadar ulaşıp Alzheimer hastalığına neden olabilecek nano-alüminyum parçacıklara ve bağışıklık sistemini baskılayıcı Baryuma rastlanmış. Yine konuyla ilgili araştırma yapan gazeteci Will Thomas’ın raporuna göre spreylenen bölgelerde yapılan yağmur analizlerinde yeni türetilmiş kimyasallar ve alüminyuma rastlanmış.

Yani jeomühendislerin eskiden inkar ettiği atmosferin spreylenmesi konusu artık açıkça dillendirilmeye başlandı. Environmental Materials Reference Başkanı Alvia Gaskill’e göre aslında stratosfere Sülfür ya da Alüminyum salınması suretiyle güneş ışınlarının yansıtılması ve küresel ısınmanın önüne geçilmesi fikri yeni bir fikir değil.  Yüce bir amaç için insanları öldürmek...

AAAS’ye göre stratosferin spreylenmesinin küresel ısınmaya, kuraklığa ve ozon tabakasına faydası olacak. Ancak aerosol spreyi araştırmacılarına göre bu spreyler arı kolonilerinin toplu ölümünden, son zamanlarda görülen toplu kuş ve balık ölümlerinden ve bazı hayvan türlerinin yok olmasından sorumlu.

What in the World Are They Spraying filminin yapımcısı Edwin Griffin’e göre atmosfer insanlığın isteği dışında ve hiçbir ön araştırma yapılmadan 1990 yılından beri NATO’ya üye ülkelerin askeri ya da sivil uçakları tarafından spreyleniyor. Bu spreylerde Sülfat değil ama daha çok Alüminyum kullanılıyor. (Türkiye’de de 24 NATO Üssünün olduğunu unutmamak gerekir).

Alüminyum gibi toksik olduğu bilinen tonlarca kimyasal (şu ana kadar 200 milyon ton salındığı tahmin ediliyor) maddenin her gün spreyleme yöntemiyle atmosferimize, suya, toprağa karıştırılmasının arkasında nasıl bir mantık olabilir? ASSC toplantısına katılan jeomühendislere göre alüminyum küresel ısınmayı geri çevirmek için kullanılabilecek Sülfata göre daha ucuz ve daha etkili bir madde. Ancak Dr. Jammy L. Born’a göre alüminyum doğada çözülmesi onlarca yıl süren kanserojen bir madde. Yine Dr. James Rot’a göre alüminyum organizmada biriken toksik bir madde. Son araştırmalar ABD’de Alzheimer hastalığının son derece yüksek oranlarda arttığını gösteriyor. İşin ilginç yanı, Alzheimer hastalığında etken olan maddelerden birinin Alüminyum olması. Alüminyumun toksik oranlarda özellikle üst solunum yolları hastalıklarına neden olabileceği belirtiliyor. Astım, bronşit, pnömoni ya da nezle benzeri hastalıklar da alüminyum kaynaklı artabiliyor. ABD’de sigara kullanımı azalmasına rağmen solunum yolları hastalıkları 8. sıradan 4. sıraya yükselmiş ve spreyleme nedeniyle 5 yıl içinde 3. sıraya yükselebileceği vurgulanıyor. spreylerde tespit edilen Baryum toksik oranlarda insan bağışıklık sistemini çökertiyor.


Bir kimyasal spreyleme yapılırken çekilen video kaydı:
http://www.youtube.com/watch?v=bSSWnXQsgOU 

Kaynaklar:
www.stopgeoengineering.org
http://chemtrails.foroactivo.com
www.geoengineeringwatch.org
www.aircrap.org
http://chemtrail.wordpress.com
http://www.2012.com.au/HAARP.html
www.weatherwars.info




Alüminyuma dirençli gen ile GDO tohum


Peki tam bu gelişmeler olurken Alüminyuma dayanıklı gen için ABD Patent Enstitüsü’ne başvurulmus olmasını nasıl açıklayacağız? Tesadüf mü? 1 Eylül 2009’da alınan patentin adı Alüminyum Resistant Gene (Alüminyuma Dirençli Gen) ve Patent Numarası: 7582809. NY Ithaca’da Cornell Üniversitesi’nde geliştirilen patent ABD Tarım Bakanlığı ile Brezilya Tarım Araştırmaları Kuruluşu’na verilmiş.

Zamanla aşırı alüminyum konsantrasyonu nedeniyle organik tarım yapmayı bırakın, tohumun bile filizlenmeyeceği topraklarda pek yakın bir zamanda Monsanto ya da bir diğer GDO şirketi hemen imdadımıza mı yetişecek yoksa? Bunu zaman gösterecek.

Neden?

Spreylemenin nedenleriyle ilgili tahminlerde bulunmak için belki erken ama şu an için spreyleme ya da stratosfer aerosol jeomühendisliğinin nedeni olarak ileri sürülen teorilerin birkaçı şöyle:

• Baryum ile de denendiği söylenen HAARP adlı bir diğer jeomühendislik teknolojisinin bir parçası olarak
• “Yemek yemek ve boşaltmak dışında bir işe yaramayan” gereksiz kitlenin (yani bizlerin) nüfusunun azaltılması için
• Laboratuarda oluşturulmuş bazı patojenleri salmak ve çözüm olarak ilaç ya da aşı satmak için (Hegel diyalektigi = Problemi yarat, tepki gelsin, sonra çözümü sun).
• Spreylenen maddelere dayanıklı GDO’lu tohumları patentleyerek dünya gıda tedariğini tam kontrol altına almak için
• Kimilerine göre bu Pentagon ve büyük ilaç şirketlerinin ortak bir projesi.
• Elektromanyetik deneyler
• Hepsi

Zamanla sanırım tüm bunlar bir açıklığa kavuşacak. Ancak eski FBI görevlisi Ted Gunderson’a göre Toksik Spreylemenin varlığı konusunda hiçbir şüphe yok. Bu bir gerçek. Nedeni ne olursa olsun bir soykırım ve cinayet işlenmekte. Ve buna bir an önce son verilmeli.




SAĞLIKTA BÜYÜK OYUN


Küresel elit, doğum kontrolü ve nüfusun azaltılması için dünya çaplı bir operasyon başlattı

Bu amaçlarını, aşılar ve genetiği değiştirilmiş temel besin maddeleriyle gerçekleştirmeyi planlıyorlar.

21. yy küresel elitlerin yok etme teknikleri oldukça gelişmiş. 

GAVI ALLIANCE(KÜRESEL AŞI VE AŞILAMA BİRLİĞİ)

GAVI Alliance, 2000 yılında Gates Vakfı'nın yardımıyla kurulmuştur ve amacı, üçüncü dünyanın hepsini aşılamaktır. GAVI organizasyonunun üyeleri; gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ulusal hükümetleri, Bill ve Melinda Gates'in, Çocukların Aşı Programı, Uluslararası İlaç Fabrikaları Birliği(IFPMA), Rockefeller Vakfı, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü(WHO), UNICEF. 2000 Aralığında, Sr. William H. Gates, şunları söylüyor:

''Rockefeller Vakfı'ndan aldığımız ilhamla vakfımız, bir GAVI enstrümanı olan Çocuk Aşıları Global Bütçesine 750 milyon dolarlık katkıyı taahhüt ederek GAVI'yi başlatmıştır.''

Gates aynı zamanda Rockefeller ailesini de sürekli övmekten geri durmuyor:

''Öyle görünüyor ki döndüğümüz her köşede, Rockefeller ailesini görüyoruz. Hatta bazı durumlarda onların çok ama çok uzun zamandır zaten orada olduğunu fark ediyoruz.''

Rockefeller Vakfı'nın bağışladığı parayla, Dünya Sağlık Örgütü'nün geliştirmiş olduğu kısırlık aşılarını kanıtlayan dağ gibi dokümanı düşünecek olursak, milyonlarca insana aşı sağlayan GAVI gibi küresel bir mekanizmanın varlığı, en hafif ifadesiyle endişe vericidir. Bill Gates'in yakın bir konferans sunumundaki şu sözleri çok ilginç:

''Dünya'da 6,8 milyar insan var ve bu rakam 9 milyara doğru çıkıyor. İyi bir aşılama programı ve sağlık hizmetiyle bunu %10-15 azaltabiliriz.''

KISIRLIK AŞILARI

Jurriaan Maessen'in rapor ettiğine göre, GAVI'nin ortaklarından olan; Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler Popülasyon Bütçesi, Dünya Bankası'yla 1970'lerde ''Üreme Düzenlemesi Aşıları İşbirliği'' adı altında bir araya geldiler. Buna göre; bu işbirliği grubu, birçok araştırmalar yaparak kısırlık aşısı üretimini koordine etmektedir. Bu grup, sperm ve yumurta engelleyici aşılar üzerinde çalışmakta ve bir anti-hCG aşısı üretmekte başarılı olmuştur. 1989'da Yeni Delhi'deki Ulusal İmnoloji Enstitüsü'nde HCG'nin taşıyıcılar yoluyla insana nasıl aktarılabileceği konusunda araştırmalar yapmıştır. Konuyla ilgili Oxford Üniversitesi yayınları 1990'da bir makale çıkartmış ve Rockefeller Derneği, çalışmayı finanse edenler listesinde yer almıştır.

Tetanoz aşısıyla hCG'nin insana taşınması sonucu, kadınlar kısırlaştırılmakta ve hamile kadınların çocuğunu düşürmesi sağlanmaktadır. Kısırlık aşılarının başarıyla gerçekleştirilmesinden sonra, hCG aşıları birçok üçüncü dünya ülkesinde kullanılmıştır. BBC'de yayınlanan insan laboratuvarı belgeselinde, Filipinli kadınların aşı sonucunda nasıl kısırlaştığı anlatılmıştır. BBC'deki programdan bazı alıntılar:

Mary Pilar Verzosa: Kadınlar tetanoz aşılarının üzerimizde neden farklı etkileri olduğunu soruyordu. Aşıdan sonra adet döngülerimiz tamamen bozuldu. Bazılarımızın kanamaları ve düşükleri oldu, erken dönemde bebeklerini kaybettiler. Semptomlar, aşıdan hemen sonraki gün ya da hafta içerisinde başladı. 3-4 aylık hamile olanların düşükleri gerçekten tehlikeliydi.

Tayland'daki yerel bir topluluğun ifadesine göre, çocuklarına kimlik kartı alabilmek için, hamile kadınlara tetanoz aşısı zorla yaptırılıyor. 3. Dünya'nın kırsal kesimlerinin korkuları, kısırlık aşısı araştırmalarını görmezden gelen medyanın, efsane ya da dedikodu şeklinde lanse etmesi sonucu önemsenmiyor. Aşıların güvenli olduğunu iddia eden kuruluşlar, aynı zamanda nüfus azaltma çalışmaları yapan kuruluşlardır. UNICEF'den Etiyopyadaki güney uluslarının sağlığıyla ilgilenen bir yetkili Tersit Assefa diyor ki:

''Ortalarda aşıların kadınları kısırlaştıracağına dair dolanan saçma-sapan dedikodular var. Ama burada köyün yaşlıları, kadınları aşı olmaları için cesaretlendirmek için çalışıyor. İğne aşı yapmanın en bilindik yolu olsa da, Rockefeller derneğinin finansal destekleri sonucu yeni teknolojilerde geliştirildi. Ağız yoluyla alınabilen aşılar, sosyo-kültürel olarak daha kabul edilebilir bir alternatif olarak gözükmektedir. Diğer bir deyişle, aşıyı sıradan bir muz yiyerek almak, koluna bir iğne vurdurmaktan çok daha az dirençle karşılaşır.''

Bilimsel bir derginin, yenilebilir aşılarla ilgili ifadesi şöyle:

''Yenilebilir aşılar, edinmesi kolay, fiyatı uygun, saklaması kolay, bozulmayan ve sosyo-kültürel olarak özellikle fakir ülkeler tarafından kolaylıkla kabul edilebilen aşılardır. Başta sadece hastalıkların engellenmesi için geliştirilmiş olan bu aşılar, aynı zamanda bağışıklık sistemi hastalıklarının engellenmesi, doğum kontrolü ve benzeri amaçlar için de kullanım alanı bulmuştur.''

İnsanlığa karşı savaş, global elit tarafından sürdürülmektedir. Bu operasyon, dünya çapındadır ve eğer hayatlarımızı gelecekte olacakların korkusuna göre şekillendirirsek, bu bizim yenilmemize sebep olur.

Kaynak: Daniel Taylor, ''Vaccinate The World: Gates, Rockefeller Seek Global Population Reduction''


14 Ekim 2012 Pazar

KOLA


- Cola , doğum kontrol ilacı olarak üretilmişti. 9 yıl eczanelerde satıldı. Başarısı görülünce, içecek haline getirilip, seri üretime geçildi.

- 1942 lerde Meksika’da ilk kez üretilen hibrit tohumların ilk ekimleri, Türkiye, Hindistan ve Pakistan’da yapıldı (1943). (O dönemlerde batı kökenli ‘ herşey’ çok rağbet gördüğü için bu uygulama bizde kolaylıkla yapılmıştı… )

- David Rockfeller 1952 de ( 18 yaşında) Dünya Nüfus Konseyini kurdu. 

Amaçları : Dünya nüfusunu azaltmaktı (doğum kontrol ilacı üretimi, nüfus planlaması projeleri uygulamaları).
O dönemde, 2000 li yıllarda dünya nüfusunun 70 milyarı aşacağı söylemiyle pek çok ülkeyi kandırmayı başardılar.

Not : Rockfeller vakfı 1980 lerde Türkiye ye aşı bağışında bulundu 

Bu aşıların aynı zamanda KISIRLIK yapıcı etken maddeler içerdiğine dair bazı şüpheler var .

ABD deki THE GEORGIA GUIDESTONE adı verilen ve 1979 kimin tarafından dikildiği bilinmeyen (!) devasa kayaların üzerinde şu not yeralıyor :

" Dünya nüfusunu 500 milyonun altında tut ! "

- GDO lu gıdada, sadece hayvan genleri değil , insan genlerini de kullandılar.

- Gıda ve ilaç sektörlerinin kontrolüyle, hem nüfus azaltılması hem de düşünemeyen uyuşuk beyinli ,korkak, cesaretsiz, zaaflarının esiri insan kitlesi oluşturma konusunda bir taşla çok kuş vuruyorlar…

-Bugün Türk halkının ¼ ü kısırdır. 


4 Haziran 2012 Pazartesi

codex alimentarius nedir?


1.anlam; bilmemiz istenilenler:

latince "gida kodu" anlamindadir.
günümüzdeki anlamı, codex alimentarius komisyonu'nun onayından geçen bütün standartları ve üye ülkelerce derlenmiş tabloları kapsar. codex sistemi, dünya ticaretinin geliştirilmesi açısından, ticaretin kolaylaştırılmasının ve uluslararası geçerliliği olan standartların harmonizasyonunun gerekliliğinin anlaşılması üzerine oluşturuldu. codex alimentarius komisyonu: 1962 yılında düzenlenen ortak bir fao/who ortak gıda standardı programını uygulamak için kuruldu. cac (codex alimentarius commission), fao ve who'nun yardımcı bir kuruluşudur. programın amaçları :

-tüketici sağlığını korumak, 

-gıda ticaretinde uygulamaları doğru ve güvenli kılmak, 

-uluslararası alanda hükümetlerdışı (non-govermental) ve milletlerarası kuruluşların üstlendikleri tüm gıda standart çalışmalarının koordinasyonunu sağlamak, 

-ilgili kuruluşlarının yardımıyla oluşturulan standart taslaklarının hazırlanmasında öncelikleri belirlemek ve çalışmaları başlatmak, 

-standartları, hükümetlerin kabulünden sonra bölgesel düzeyde veya dünya genelinde standartlar olarak bir codex kodunda toplamak.


2.anlam; bilmemiz istenmeyenler:


Piramit, insanoğlunun en eski kutsal sembollerinden biridir. Eski Mısır'dan Maya medeniyetine, birbiriyle alakası olmayan birçok antik medeniyet tapınaklarını piramit şeklinde inşa etmiştir. Geçtiğimiz yıllarda Avrupa'da bile piramit kalıntıları bulundu. Binlerce yıl boyunca insanoğlunun kolektif hafızasına kazınmış önemli bir sembol yani.Şimdi şu logoya dikkatli bakın:


Bu logo, bütün dünyaya yayılmakta olan gıda standartlarını belirleme organizasyonu Codex Alimentarius'un logosu. Logoda en çok dikkat çeken elementler, eski Mısır tapınaklarını andıran piramit ve dünyada birçok kültürde kutsal nimet kabul edilen buğday başakları. Bu şaibeli kurum güya tüketici sağlığını korumak ve uluslararası gıda standartlarını belirlemek amacına hizmet ediyor ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Adamların asıl amacı, GDO'lu toksik gıdaları bütün dünyaya kakalamak, organik tarımı bitirmek ve vitamin haplarına, şifalı bitkilere inanılmaz kısıtlamalar getirip bunları reçeteli ilaç kapsamına sokmak suretiyle alternatif tıbbı da bitirmek.

Adamların amacı:

1. Yediğiniz GDO'lu, hormonlu, toksik gıdalarda olmayan vitamin ve mineralleri hap olarak alıp kanser ve diğer hastalıklardan korunma opsiyonunu yok etmek,

2. İlaç firmalarının zenginliğine zenginlik katmak.

Codex Alimentarius komisyonu, gıda ve tarımda uluslararası standartları belirliyor. AB ülkelerinden bazıları ve Obama yönetimi altında ABD, bu rezilliğe imza atmış durumda. Codex Alimentarius maddelerinden birkaçına bakalım:

* Hiçbir  bitki, vitamin, mineral ve doğal ürün hastalıktan korunma ya da tedavi amacıyla satılamaz.

* Vitamin-bitki ürünleri yiyecek olarak satılabilir, ancak  komisyon tarafından belirlenen dozları aşmamak şartıyla. Komisyonun belirlediği dozlar tabiiki gülünç derecede düşük, mesela 100mg C vitaminini alsan ne olur almasan ne olur? Gripten, diğer virüslerden ve kanserden korunmak için günde en az 6000 mg C vitamini+3000mg L-lysine almak gerekir. Bu adamlar koca bir kutu C vitaminini toplam olarak 500 mg yapsa mesela, hastalıktan korunmak için her gün birkaç kutu içmek gerekecek. Tabii vitamin ürünlerini doktor reçetesiyle satılan pahalı ilaçlar haline getirecekleri için hastalıklardan korunmak amacıyla vitamin-mineral almak imkansız hale gelecek.

* RDA'sız ürünler (krom, selenyum, bioflavonoidler, Co Q10) reçeteli ilaç kapsamına alınacak ve bunların reçetesiz satışı illegal hale getirilecek. 

* Yeni vitamin ürünleri komisyon tarafından onaylanmadan piyasaya sürülemeyecek.

Bu kuralları ortaya atan komisyon 3 dev Alman ilaç firmasından oluşmakta: Hoechst, Bayer, ve BASF. Bu kurallar Almanya ve Norveç'te şu an yürürlükte. Almanya'da reçetesiz  alınabilen en yüksek doz C vitamini şu anda 200mg. E vitamini tabletleri 45 mikrogramı, B1 vitamini tabletleri 2.4 miligramı aşamıyor. Daha yüksek doz için doktor reçetesi şart.

Almanya ve Norveç'te yaşayanlar kanserden korunmak için Linus Pauling'in önleyici tedavisini uygulayıp yüksek dozda C vitamini alma lüksüne sahip değil. Doktor reçetesiyle alınanları da anasının nikahı fiyatına. Bir kutu C vitamini 120 dolar gibi korkunç fiyatlara satılıyor. Bu ülkelerde vitaminler karaborsaya düşmüş durumda. Yakın gelecekte insanlar uyuşturucu alır gibi sokak torbacılarından vitamin almak zorunda kalacak.



GDO'lu gıdalar ve süpermarketlere gelen bütün yiyeceklerin radyasyonla dezenfekte edilmesi yüzünden gıdaların doğal vitamin ve mineral oranı iyice dibe vurdu, yetersiz beslenmekten hasta olmak istemeyen bilinçli insanların vitamin-mineral haplarıyla sağlıklarını koruması Alman ilaç kartelleri tarafından uydurulan Codex Alimentarius yüzünden imkansız hale getirilmekte. Herkes hasta olsun da beyzadeler daha çok ilaç satıp trilyonlarına trilyonlar katsın diye. Geberesice deyyusların gözü bir türlü doymuyor, bu şerefsizler zaten herkesten zengin ama daha fazlasını istiyorlar.  

Biliyorum Türk milleti vitamine rağbet eden bir millet değil, ama GDO'lu ve besin değerini kaybetmiş süpermarket gıdaları yüzünden vitamin eksikliği hastalıkları iyice ayyuka çıkınca yana yakıla vitamin hapı aramaya başlar bizim millet. Şu an her 3 aileden birinde meme kanseri var. Türkiye'de kimi tanıyorsam ya annesi, ya teyzesi, ya ablası ya da komşusu meme kanseri hastası. Lösemili çocuklar hastaneleri dolduruyor. ABD'de de aynı terane. Kanserojen maddeler her yanı sarmış durumda, insanlar sağlık konusunda bilinçlenip vitamin kullanımını öğrendiği zaman iş işten geçmiş olacak. Şu an Türkiye'de 1000 mg tablet olarak C vitamini zor bulunuyor ve ABD'dekinin birkaç misli pahalı. Türkiye bu saçmasapan standartlara  imza attı mı bilmiyorum, ama imza atmadıysa bile durum epey kötü görünüyor şu an. 

Bu Codex Alimentarius'un yediği diğer bir halt da dünyada birçok ülke tarafından yasaklanan toksik tarım ilaçlarını yeniden piyasaya sürmek. Bu da tarım ilacı kartellerinin yaptığı lobiler ve bu uydurma komisyona soktuğu üst düzey yöneticilerinin marifeti:


Vitaminlere, şifalı otlara her türlü kısıtlamayı getiren Codex Alimentarius, nedense GDO'ları, zehirli tarım ilaçlarını, hormonlu gıdaları, yiyeceklerde tarım ilacı kalıntılarını ve kanserojen katkı maddelerini serbest bırakıyor. Gittim resmi web sitelerinde yayınladıkları bazı standartlara baktım. Hayvan ürünlerinde veteriner ilacı kalıntıları, tarım ürünlerinde tarım ilacı kalıntıları şu kadar olabilir diye standartlar belirlemişler. zehirin standartı mı olur? O zehir kalıntılarının, antibiyotiklerin, veteriner ilaçlarının hiçbirinin gıdalarda olmaması lazım. Vitaminlere narkotik muamelesi yapar, zehirli maddelerin gıdaya bulaşmasına cevaz verirler. Bu adamlar sizin sağlığınızı değil, ecza ve tarım ilacı kartellerinin menfaatlerini gözetiyor.




5 Mayıs 2012 Cumartesi

OSMANLIYI NAMUSSUZLAŞTIRMA VE ZAYIFLATMA PROJESİ : ittihat ve terrakki icraatları


1908 de darbeyle Abdülhamit Han ı tahttan indiren İTTİHAT VE TERRAKİ adlı masonik parti il iş olarak 1911 de Fİlistin topraklarının yabancılara ( israil devletini kuracak olan siyonist efendilerine ) satışa izin vermişti .


**2. önemli gayeleri savaşlarda başarı elden MÜslüman OSmanlı ordusunun --savaşlarda KIRDIRILARAK zayıflatılması ( böylece İSrail devletine müdahale edemeeycek kadar zayıflatılması çalışması için harekete geçildi ( 1. dünya savaşa Almanya şakşakçısı olmamız ...


SArıkamış da saçma kararlarla yüzbinlerce askerimizin donmasına sebep olacak kararlar alınması ...)



***3. önemli gaye ise elbette OSmanlı ahlakını ve sağlığını çökertecek yapıların ortaya çıkartılmasıydı ...





türk kadınlarının vesika ile fahişe olarak çalıştırılmaya başlanmaları.






Sigara ve tütün mamüllerinin özendirilmesi ....
----
Genelevi tarihçesi :
----------------------------
1915 yılında ı. Dünya Savaşı devam ederken ilk genelev açıldı.


-Müslüman Türk kadınlarını genelevlerde fuhuş yapmaya zorladılar.


-Özellikle yabancılardın seks ihtiyaçlarını karşılamak üzere açılan genelevlerin çoğunluğu Beyoğlu ve Karaköy semtlerinde idi.


Osmanlı'nın ekonomik çöküşü beraberinde fakirlik, cahillik ve sosyal sarsıntıları getirdi.Türk kadınlarının çalıştırıldığı ilk gayrıresmi Genelev 1915 yılında açıldı.Fosforlu Cevriye sözleri fahişe Türk Kadınları için kullanıldı.


YASAL STATÜYLE genelevlerinin tanınması ise Cumhuriyet döneminde olmuştur .


1961 yılında bu işe bir yasal özellik kazandırılmıştır ! (darbe +genelev aynen 1908 deki darbe+ genelev bağıntısı burada da mevcut )




TÜRK KADINLARINI "FAHİŞELİĞE" ÖZENDİRDİLER !
---------------------------------------------------------------
Polis karakollarında, mahallelerde, çarşıda pazarda... hele hele lüküs otellerde onları tanımayan olmazdı!... Adet olmuştu: 


"Fosforlu Cevriye" olarak şöhret bulmuşlardı...


"Ateşim var külüm yok.Dumanım var gülüm yok" 


diye başlayan türküler onlar için söylenmişti...


Kısacası, mahalleden mahalleye kovulan... Mazallah köy yerinde "icrayı faaliyet'te bulunurlarsa "şer-i şerife" göre halkın huzurunda taşlanarak öldürülen... kendilerine türlü türlü isimler verilen... Bir kısmının "sürtük"... genelde "orospu" olarak görüldüğü erbabına malum olanlarca "fosforlu cevriye" idiler...


Fosforlu'lara 1915 yılında serbest çalışma izni verildi. İsteyenlere "vesikası verilerek" umumhanelere gönderildi... 


"Ahlak zabıtlarının kurulması, Şişli, Haseki ve Beyoğlu'nda "Zührevi hastalıklar hastahanelerinin açılması da aynı yıla rastlar...


Hele hele Osmanlı Devletinin tamamen parçalanma içine girdiği, 1919- 1922 mütareke ve işgal yıllarında İstanbul'da fuhuş olayları tarihte görülmemiş seviyeye ulaştı. İstanbul Polis mektebi müdürü Mustafa Galip Beyin verdiği resmi bilgilere göre (1) mütareke yılarında "


Fahişe" veya fosforlu cevriye sanatını icra eden ve resmi kayıtlara geçenlerin sayıları 2125'dir. 


Vesikalık çalışanlar ise 979'u bulmaktadır.


Aynı mesleği zaman zaman icra edenlerin sayıları 1000'in üzerindedir.


Toparlarsak "Mütareke yılları İstanbul’unda" 4500- 5000 civarında" geçimini “fahuşla kazanan" kadın vardır... "


Ne acıdır ki, Paris Müdürünü kayıtlarında resmen fuhuş yapanların 


774'e Müslüman 
691'i Rum... 


194'ü Ermeni... 
124'ü.. Yahudi... 
ve 171'i Rus asıllı kadınlardır... 


Bunları sayıları fazla olmasa da Yunan, Avusturyalı, Roman ve İtalyanlar izler... 


Filozofca bir düşünceye göre "Bir toplumda namusuz kadınların sayıları dağ gibi kabarmışsa orada onları o yola sevk eden namussuz erkeklerin çoğaldığını kabul etmek gerekir."(




2)...Mütareke yılları İstanbul'unda "kadınlara fuhuş yaptırılan" Genelev sayısı 175'i bulmaktadır.


Çoğunluğu, Galata, Beyoğlu gibi Levantenlerin, Frenklerin bulunduğu mahalledir.


Türk ve Müslüman fahişeler, Üsküdar, Kadıköy tarafındaki "genel ev, perişan ve otellerde "icrayı faaliyet içindedirler....


Genelev sahibi olanların 79'u Rum, 
45'i Yahudi, 35'i Ermeni, 
12'si Türk, 
2 zenci, 
1’i Mısır'ı, 
1'ide Macardır..


Aynı genelevlerde vesikalı olarak çalışan kadınların milliyeti ise 


386'sı Rum, 
125'i Musevi, 
91'e Ermeni, 
64'ü Türk, 
64'ü Ruslar ondan Alman, İtalyan, Roman, Bulgar, Fransız, Leh Asıllılar izler (3)...


Fahişelerin ücretleri de bellidir. "vizitesi 15 kuruştan 5 liraya kadar...15 kuruşluklar Beyoğlu, Yüksek kaldırımda bulunanlardır... Lüks tarife vizite yapıp 5lira ve daha fazla alırlar ise Şişli'de özel evlerde çalışır...


İşgal yılları İstanbul'u... Bir yanda 331, 332, 333 yılları vurguları ile zengin olanlar... 


diğer yandan açlık, kıtlık sefalet içinde yaşayanlar... Fahişeliğin alemi bir sanat haline gelmesini hepsinden de acısı Türk ve Müslüman kadınların "fosforlu cevriye" adı altında bu yola özendirilmesinin acı gerçekleri yaşandı.