farklı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
farklı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2013 Pazar

BU SABAH HORMONUNUZU İÇTİNİZMİ?


Nerdeyse herkes sütü sağlıklı bir gıda olarak biliyor. Fakat son yıllarda süt miktarının artması için hayvanlara büyüme hormonu verilmesi, sütlere homojenizasyon ve yüksek ısı (UHT) teknolojilerinin uygulanması ile süt sağlıklı bir gıda olmaktan çıkıp hastalık saçan bir gıda haline dönüşmüştür. Brusella ve tüberküloz gibi hastalıkları önlemek bahanesiyle sütün raf ömrünü artırmaya yönelik bu işlemler otizm, hiperaktivite, astım, egzema, otoimmün hastalıklar ve kanserler gibi insan sağlılığını önemli ölçüde tehdit eden kronik hastalıklara yol açabilir.
Well Being Journal dergisinin 2005 Mart baskılı sayısında yayınlanan ve Jeffrey M. Smith tarafından yazılan “Got Hormones? (Hormonunuzu aldınız mı?)” başlıklı makalesinin çevirisi ABD’de yaşayan Egzersiz ve Beslenme Uzmanı Serkan Yimsel tarafından yapılmıştır.


Dikkat hormonlu sütler kanser yapabilir!

Pastörize süt firmalarının çıkar amaçlı işlemleri arasında insan ve hayvan sağlığına en zararlı olanı, hiç kuskusuz “recombinant bovine growth hormone-rbGH” adı verilen hormonların süt veren ineklere enjeksiyon edilmesidir. rbGH hormonu, basitçe genetik mühendisliği yolu ile keşfedilen ve sığırların yaklaşık %10-15 oranında daha fazla süt vermesine yol açan bir ilaçtır. Bu ilacın nereden geldiğini araştırdığımızda ise, dünyayı en çok kirleten anonim şirketi olarak bilinen, ilaç, endüstriyel madde, tarım malzemeleri ve genetik araştırmalar üzerine un yapmış Monsanto firmasının bu ilacın da arkasında olduğunu görüyoruz.

1993’te onaylanan ve 1994’ten beri kullanılmakta olan bu ilacın geçtiğimiz günlerde yapılan bir açıklamada Amerika’da on-binlerce sığıra enjekte edildiği ve simdi Kanada dahil diğer teknolojisi ilerlemiş ülkelerin de yavaş yavaş kapısını zorlamaya başladığı belirtildi. Bir diğer adi Posilac olarak bilinen bu ilacın kullanılmasının azaltılmasına yönelik bütün çevreci kampanyalara rağmen Monsanto firması Kasım 2004 tarihinde yaptığı bir açıklama ile ürün satışlarında %70’lik bir artış olduğunu beyan ederek bu ilacın satışını durdurmaya hiç de niyetli olmadığını gösteriyor.

Amerika’da ilaç ve yiyecek ile ilgili piyasaya sürülen her ürünün FDA (Food and Drug Administration) denilen bir hükümet denetim kuruluşunun onayını alması gerekir.
Bu iyi güzel de, garip olan, FDA adlı kuruluşun ilaç ve yiyecek firmalarına, ürünlerini kendilerinin test etme ve kendi bilim adamlarını kullanarak sağlığa zararının olup olmadığını kanıtlama izni vermesidir.
Bu durum Monsanto ve diğer büyük anonim şirketlerine, taraflı bilim adamları kullanarak, testleri istedikleri gibi yönetme ve değiştirme imkanı veriyor. Nitekim Monsanto’nun rbGH hormonunun sığırlara zarar vermediğini gösteren testlerinde hasta olan sığırları deney sonuçlarına almayarak kendisini temize çıkardığı biliniyor, ancak kanıtlanamıyor.

Üstelik rbGH hormonunun sığırlarda enfeksiyon ihtimalini arttıracağını bilen Monsonto’nun araştırmacıları, sığırların hastalık kapmaması için onlara normalin 100 misli antibiyotik bile verebiliyorlar. Durum böyle olunca elbette test sonuçları sağlıklı görünecek ve büyük sut anonim kuruluşlarının yüzleri gülecektir.
Herşeyden önce sığırlara hangi nedenle olursa olsun fazla miktarda ve çeşitte antibiyotik verilmesi sadece sığırların değil, insanların sağlığı için de çok zararlıdır.
Bildiğiniz gibi bugün veterinerlikte kullanılan hayvan antibiyotiklerinin birçoğu, insanlarda kullanılan antibiyotiklere büyük benzerlikler gösterebiliyor. Bu nedenle sığırlara sürekli antibiyotik verildiğinde zamanla sığırların vücudunda yasayan zararlı bakteriler ve mikroplar bu antibiyotiklere dayanıklı hale gelirler.

Biz bu sığırların etini yiyip sütünü içtiğimiz zaman antibiyotiklerin öldüremediği bir miktar bakteri veya mikrop bizim vücudumuza geçeciktir. Bu durumda hastalandığımızda doktorumuzun bize verdiği reçetede bulunan antibiyotiği kullanmamız bir ise yaramayacaktı r çünkü vücudumuzdaki zararlı bakteri ve mikroplar bu antibiyotiğe karsı büyük ihtimalle bağışıklık kazanmış duruma gelmiştir.

Antibiyotiklerden sonra tarafsız ve çevreci bazı bilim adamlarının dikkatini çeken diğer bir konunun, rbGH hormonunun sığırların gebeliğini nasıl etkilediği konusu olduğunu görüyoruz. Bu bilim adamları araştırmalarında sözü edilen hormonun sığırlarda gebeliği engellediğini ortaya çıkarınca Monsanto anonim şirketinin araştırmacıları hemen bu konuda kurnazca bir plan başlatıyorlar.
Bu plana göre hileli bir araştırmada denek olarak doğurmak üzere olan sığırlardan örnekler topluyorlar. Bu durumda tabii ki sonuç, hormonun sığırların gebeliğine zararı olmadığı yolunda çıkıyor. Sonuçta FDA kime inandı dersiniz? Tabii ki daha güçlü ve zengin olan Monsanto şirketinin araştırma sonuçlarına! Monsento’nun Posilac ya da rbGH hormonunun sığırlara enjeksiyonundan sonra içtiğimiz süte gecik geçmediği konusunda yaptığı araştırmalar, yine şimdiye kadar bahsettiğimiz araştırmalarda olduğu gibi kurnazlık ve hilelerle doludur. Enjeksiyonlu sığırlardan gelen sütün temiz olduğunu ispatlamaya çalışan Monsanto’nun bilim adamları, sığırlara normal değer olan 500 miligram ilaç yerine sadece 11 miligram ilaç şırınga ederek deneylere başlıyorlar. Bununla kalmayıp normal suresi yarim saat ila 1 saat arasında değişen şutun pastörizasyon (ısıtma) işlemlerini yaklaşık 120 defa arttırıyorlar.
Bu nereden baksanız en az 3 gün boyunca sütü kaynatmak anlamına gelir ve bu kadar sureden sonra o süte artık süt denilir mi, bu bir tartışma konusudur! Bütün bu işlemlere rağmen deney sonunda elde edilen sütte ineğe şırınga edilen ilacın %81’inin hala süte geçebildiğini görüyorlar.

Bu sonuç eğer medyaya yansır ise Monsanto’nun hormonu satabilme oranı çok düşeceği aşikardır elbet. Bunun üzerine hemen yeni bir araştırma başlatan bilim adamları, bu sefer hormonu ineğe şırınga etmek yerine, protein tozlu süt hazırlar gibi, toz haline getirilmiş hormonu süte karıştırıp pastörizasyon fırınlarına veriyorlar ve bu kez tam 146 defa daha uzun bir süre ısıtıyorlar.
Sonunda istedikleri sonuca ulaşarak hormonun %90’ini yok edebiliyorlar. Bu sonuçlara inanan FDA pastörizasyon sırasında hormonun büyük bir çoğunluğunun yok edildiğini ve hormonlu ineklerden gelen şutun bir tehlike olusturmadığını halka duyuruyor.
rbGH hormonu ile ilgili sağlığımızı en çok tehdit eden unsur, inselin benzeri büyüme faktörü olarak bilinen IGF-1’dir. IGF-1 doğal sütte bulunan yaklaşık 70 kadar amino asidin birleşiminden oluşmuş bir çoklu aminoasit zinciridir. Karaciğerimizin ve diğer bazı dokularımızın doğal olarak salgıladığı IGF-1 vücutta normal seviyede bulunduğunda tıpkı büyüme hormonu gibi davranır ve gelişmeyi, büyümeyi kontrol eder.
Annelerimizin bizler genç yaslarda iken yatmadan önce bir bardak inek şutu içmemizi önermesinin nedeni de bundandır. Peki problem bunun neresinde diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Araştırmalara göre IGF-1 faktörünün vücudumuzda doğal değerlerin üzerinde bulunması, özellikle belli yaslarda kanser riskini büyük ölçüde arttırabiliyor.

Nitekim bilim adamları, 45-50 yaslarındaki bayanlarda yüksek IGF-1 faktörünün meme kanseri riskini 7 kez, erkeklerde ise prostat kanseri riskini yaklaşık 4 kez daha fazla arttırdığını belirtiyorlar. IGF-1 faktörü doğal inek sütünde vücudumuzun kullanabileceğ i oranlarda bulunurken, ne yazık ki pastörizasyon sonrasındaki sütte arttığı gibi, üstüne üstlük rbGH hormonunun kullanılması durumunda bu artış kat kat daha fazla artabiliyor. Bu artış, artık o kanser riski rakamlarını ne kadar arttırır kim bilir?

Simdi hikayemizin “hem suçlu hem güçlü” kısmına geldik. rbGH hormonu ile kanser arasındaki bu ilişkiyi bir haber programıyla halka duyurmak isteyen Amerika’nın unlu FOX TV istasyonunun iki haber muhabiri, programı televizyondan kaldırmak isteyen Monsanto firmasıyla mahkemeye gitmek zorunda kalıyorlar. Yukarıda bahsettiğim hileli deneyde rbGH hormonunun %90’inin pastörizasyonda kaybolduğunu öne suren Monsanto’nun güçlü avukat gurubu, tabii ki duruşmadan kazanan taraf olarak çıkıyor ve halka gerçeği duyurmak isteyen iki haber muhabirinin kendilerine yaklaşık 1 milyon dolar tazminat ödemek zorunda bırakıyorlar. Bununla kalmayan Monsanto, araştırma ve delilleri FOX TV istasyonundan alarak yok ediyor ve her iki haber muhabirini de işten attırıyorlar
.
Bugün Amerika’daki pastörize kutu sütlerin yaklaşık %15’i hormon enjekte edilmiş sığırlardan gelmektedir. Bir kişim çevreci sut ve mandıra şirketleri kampanyalar yürütmekte ve bu hormonu kullanmamaktadı r. Ancak şurası bir gerçektir ki, Monsanto firmasının son sene içerisinde %70 oranında daha fazla sipariş alması, bu hormonun yavaş yavaş %15’lerden daha yukarıda bir oranda kullanılacağına işaret değil midir?
Yazarın bahsettiği konular içerisinde en ürkütücü olan ise, su an Monsanto firmasının genel müdürü pozisyonunda olan kişinin, bir zamanlar Amerikan hükümetinin yiyecek ve ilaç kalite kontrol organizasyonu FDA’ da yardımcı mudur olarak çalışıyor olmasıdır!!!



PROF. DR. AHMET AYDIN’IN NOTLARI

Piyasadaki sütlerin sakıncaları

Sütün pastörizasyonu ve süte yüksek ısı (UHT) uygulanması bazı hastalık yapan bakterileri ortadan kaldırırken faydalı bakterileri (probiyotikleri) de yok etmektedir.
Homojenize edilmiş sütler (Kutu sütleri) ise çok daha büyük bir sorundur. Çünkü homojenizasyon sırasında sütün bir 2.5 cm2’sine 1 ton civarında bir basınç uygulanmakta ve süt proteinlerinin moleküler yapısı büyük ölçüde değişmektedir.
Molekül yapısı değişmiş proteinler immün sistemi aşırı uyararak çocuğun ileriki yaşamında Tip ( diabet, astım ve mültip) skleroz gibi otoimmün (kendi dokularını tahrip edici) hastalıklara yol açmaktadırlar.
Kaymak bağlamayan, ekşimeyen ya da kesmeyen süt ya da yoğurt doğal değildir.
Sütten çok mayalanmış süt ürünleri (tam yağlı yoğurt, tam yağlı peynir) tercih edilmelidir
Kefirle mayalanmış süt çok yararlıdır.


Hangi süt tüketilmeli?

Mümkünse günlük mandra sütü tüketilmelidir.
Sütü alınan hayvanın meralarda otlamasına ve suni yem yememesine dikkat edilmeli
Temiz olduğuna güveniyorsanız (!) sokak sütçüsünden de süt alabilirsiniz.
Şehirdeki en iyi olabilecek seçenek günlük pastörize şişe sütleridir.
Uzun ömürlü homojenize kutu sütlerini kesinlikle kullanmayınız.
Süt ya da yoğurt ekşimesin ya da kesilmesin diye işlemler nedeni ile süt içindeki probiyotiklerin tümüne yakını kaybolmaktadır.
Sadece ekşiyen ve/veya kesilen süt ve yoğurtları yiyiniz (bulursanız!! !)
En iyisi bunları kendiniz yapın (O kadar kolay ki!)


Not: Bu yazı Arca Atay tarafından gönderilmiştir.
Taprak Onur Yaşam Copyleft 2008


REFERANSLAR
1. Got Hormones?, yazan Jeffrey M. Smith, Well Being Journal ergisinin 14’e 2 baskılı şayisi
2. rbGH Hormonu ve IGF-1 faktörü ile ilgili bazı web adresleri:
a) http://www.shirleys -wellness- cafe.com/ bgh.htm
b) http://www.ejnet. org/rachel/ rehw454.htm
c) http://www.gettingw ell.com/drug_ info/nmdrugprofi les/nutsupdrugs/ ins_0
303.shtml
3. Vücut yağlanmasına çözüm, yağsız beslenmek mi, yazan Serkan
Yimsel
4. Stedman’s Medical Dictionary
5. Tip Sözlüğü, 9. Baskı, yazan Prof. Dr. Pars Tuğlacı 






31 Mayıs 2012 Perşembe

Bilimin Gerçek Sahiplerini Biliyor musunuz?


İbn Firnas’ın (Ö–808) Wright kardeşlerden 1023 sene önce uçağı yapıp uçmayı gerçekleştirdiğini.
Cabir bin Hayyan (721–805)’ın John Dalton, Otto Hahn, Enrich Fermi ve Albert Einstein’dan 1000 sene önce Atom üzerinde çalışmalar 
yaparak ilk defa atomu tarif edip atom bombasının şiddetinden bahsettiğini.


İbnün Nefis (?-1288) ilk defa kan dolaşımını bulmasına rağmen bunun 16. yy.da Michael Servitüs ve W. Hervey’e mâledildiğini.


Sabit Bin Kurra (835-902)’nın Anesteziyi ilk defa bulduğunu, Ali bin İsa (Xl.yy.)’nın ise ilk defa onu göz ameliyatlarında uyguladığını. Göz hakkında ilk defa müstakil bir eser hazırladığını, fakat bunun 1850 yılında Junkey’in buluşu gibi takdim edildiğini.


Kâşânî (?-1436)’nin binomal denklemleri kurup ilk defa çözmesine rağmen bunun kendisinden yıllarca sonra gelen Newton’a mâledildiğini.


Batlamyus felsefe ve Astronomi görüşünü çürütüp modern astronominin temel kanunlarını ortaya atan Zerkali (1029 – 1087) ve Bitruci (ÖI.1217) olmasına rağmen bunun Kopernik (1473-1543) ve Kepler’e mâledilerek astronominin babaları unvanının verildiğini.


Gök cisimlerinin elips yörüngede hareket ettiğine dair fikrin el-Birûnî’nin (973-1051) fikri olmasına rağmen Kepler’e mâledildiğini, Kopernik’in güneş teorisinin ise İbn-i Satir (1304-1376)’dan tıpatıp kopya edildiğini.
Paleontoloji (Fosil ilmi) ve sedimentolojiyi (Tortul ilmi) tecrübî olarak ele alıp eser veren İbn-i Sina olmasına rağmen Albert’e (Büyük) Albert unvanını kazandırdığını.


Akşemseddin (1389–1459)’nın mikrobu Pastör’den 400 sene önce keşfettiğini.


İbn-i Yunus (?,1009), saat kadranının kâşifi olmasına rağmen Galile’nin kâşif gösterildiğini, Newton’dan 700 sene önce fizik ve Astronomide oldukça önemli olan sarkacı da keşfettiğini.


Verem mikrobunu buldu diyerek kendisine Nobel tıp armağanı verilen R. Koçh’tan 150 sene önce verem mikrobunun Kambur Vesim (?-1761) tarafından bulunduğunu.


İzafiyet teorisinin El-Kindi (796–866) tarafından ilk defa ortaya atıldığını, Einstein’in ise onu birkaç matematik formülle örterek sahiplendiğini.


Hava basıncını keşfedenin Farabî (870–950) olmasına rağmen Toriçelli olduğuna herkesin inandırıldığını.
Subap, otomatik silindir, otomatik çeşme ve sürahilerin Cezerî (1136–1206) tarafından ilk olarak yapıldığını, aynı âlimin teorik olarak bilgisayar mantığını ortaya atarak onun mucidi olmasına rağmen günümüzde Charles Babage’ye mâledildiğini. Aynı âlimin sibernetiğin de kurucusu olduğunu.


Günümüzde Genel Jeolojik derslerinde üniversitelerde okutulan izosti teorisinin Kazvînî (1203-1283) tarafından ilk olarak ortaya atılmasına rağmen teorinin 1950′ler de Airy ve Pratt’i meşhur ettiğini. Aynı âlimin volkanoloji biliminin de kurucusu olduğunu jeotermal alanlarla ve manyetik kuzeyin değişmesi ile ilgili ilk bilgilerin sahibi olduğunu.


Yerçekimini, dünyanın hem kendi ekseni, hem de güneş etrafında döndüğünü dünyanın yuvarlaklığını delillerle tesbit edip dünyanın dönüş hızını hesaplayanın Bîrûnî (973-1051) olduğunu, bu konularda Muhyiddin Arabî (1164-1240), Ebül Heysem (965-1039) gibi bilginlerin de eserleri bulunmasına rağmen Newton ve Galile (1564-1642)’nin bunları sahiplendiğini.


Kaya ve fosil magnetizması veya paleomanyetizma’yı ilk defa keşfeden Birûnî olmasına rağmen 9 asır sonra 1940larda Konigsberger, E.O Theiller, T. Nogata’nın bu fikirlerin sahibi olarak gösterildiğini. Ayrıca Birunî Orojenez (dağ oluşması) ve paleocoğrafyaya ait ilk yorumları yapan ve saha jeolojisi raporu hazırlayan ilk alim olduğunu.


Bütün tabiat hadiselerini enerjiyle açıklayan felsefe doktrini olan Enerjitizm fikrinin bilindiği gibi Wilhem Ostvald (1553-1632)’a değil Davud-ül Kayseri’ye ait olduğunu.
Atomun parçalanabileceği fikrinin ilk defa Mevlânâ ve Pir Ali Nevi tarafından ortaya atıldığını.
Jeodezinin kurucusunun Birûnî olduğunu.


İlk rasathane ve Astronomi merkezinin Hace Nasuhddin Tûsi (1201-1274) tarafından kurulduğunu.
Sublimasyon, (katı halden buhar haline geçme) kalsinasyon, (ısı yardımı ile parçalanma) eritme fırınları yanında sayısız deney tüplerinin Cabir b. Hayyan tarafından ilk defa yapıldığını.


Harizmî’nin (780-850) sıfır, kök ve karekök kullanıp Cebirîn temelini atarak Algoritmanın sahibi olduğunu. Lineer ve Kuadratik sistemleri kurarak çözümlerini ortaya koyduğunu.


Maden arama usullerinden biri olan marfoloji ve bitkilerden faydalanarak ne çeşit bitkilerin hangi madenlere işaret ettiğini ilk defa ortaya atanın İbn-i Kuteybe (829–889) olduğunu.


Psikofizyolojinin kurucusunun Kindî olduğunu pozitif rasyonel sayıların El-Kerhî (1019-1029) tarafından keşfedildiğini.


Harizmi’nin Cebir ve Geometriyi ilk defa Astronomiye uygulayarak yeni Astronomi tabloları hazırladığını, Fenarî’nin Usturlabı icad ettiğini. Rasathanenin kurucusu ve mucidinin ise Uluğ Bey (1394–1449) olduğunu.
Battani (858-929)’nin Trigonometrinin kurucusu olduğunu, yaklaşık bin sene önce sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjant tariflerini ilk defa ortaya atıp yılı 365 gün 5 saat 46 dakika 22 saniye olarak hesapladığını.


Ebu Ma’şer (785-886)’in gel-git (Med-cezir) hadiselerini ilk defa tesbit ederek kaleme alan bilgin olduğunu.
Ali bin Abbas’ın (?-994) 1000 sene önce kılcal damarları keşfederek ilk kanser ameliyatı yaptığını (42), Ammar bin Ali’nin Xl.yy.da katarakt ameliyatını gerçekleştirdiğini.


Ayın hareketlerindeki intizamsızlığı ilk defa tesbit edip sekant ve kosekantı matematiğe kazandıran bilginin Ebül Vefa (940–990) olduğunu (44) sonradan bunun Kopernik’e verildiğini.
Lamberî yamuğunun Lambert’e ait olmayıp Ebül Heysem tarafından teşkil edildiğini, integralın Hocendî tarafından bulunmasına rağmen Fransız Fermat’a mâledildiğini.


Pi sayısının gerçek değerinin, ilk defa El-Kaşenî (?-1436) tarafından hesaplandığını ve kesin sonucu olmayan problemlerin yaklaşık çözümünü ve mükerrer logaritmayı (İterative Algorizm) icad edip hesaplamasını yapıp kullanan ilk âlim olduğunu.


İlk kağıt fabrikasının Abbasi vezirlerinden İbni Fazıl (739-805) tarafından kurulduğunu.
Kübik denklemlerin Ömer Hayyan (?-1123) tarafından kuadratik denklemlere indirgendiğini. F. Wopeke’nin bunun üzerine “cebiri geometriye geometriyi cebire uygulama şerefi müslümanlara aittir” dediğini.
Ebül-Leys: (IX. yy.)’in parabol ve hiperbolü birleştirerek dokuz kenarlı poligonu ilk icad eden bilgin olduğunu Kinematik (x2+a=y2) metodunun ise Ibnül Hüseyin (X. yy.) tarafından bulunduğunu.
Pusulanın ilk defa Kabacaki (13. yy.) tarafından yapıldığını.


Depremlere ait ilk kitabın Dimışkînin (?-1176) “Kitabüz-Zelazil” olduğunu, Daha sonra ise XV. yy.da Celaleddin Suyuti’nin “Zel-zelename” olarak bilinen “keşfüzzelzel an vasfil zelzele” kitabından başka sismoloji ile ilgili eserin olmadığını.


Kimyada Kantitaf metodun Ebülkasım el-Kaşî (?-1436) tarafından bulunduğunu, Günümüzde ise altında Bianck ve Lovasier’in imzalarının olduğunu.
Biliyor muydunuz?

(Jeo. Müh. Nevzat Bayhan)


21 Mart 2012 Çarşamba

DAYATMA



İş kazası bir ip cambazı için ölüm demektir, bankada çalışan gudubet suratlı Neriman Hanım için evrakların üzerine çay dökülmesidir.


Kar yağması bir çocuk için okulların tatil olmasıdır, bir yetişkin için trafiğin içine sıçılmasıdır.


"Başın sağolsun" lafı söyleyen için bir görevini yapma, bir vicdanını rahatlatmadır. Duyan için dünyanın en ağır lafıdır.


Cahile laf geçirememek, Galilei için engizisyon mahkemesine dünyanın döndüğünü anlatmaktır. Bir çocuk için Atari'nin televizyonu bozmadığını babaanneye anlatmaktır.


Kuran, inanmayan için saçmalık, öylesine inanan için evin bir köşesinde durması gereken Arapça kitap, gönülden inanan için lütuftur.


Terörist, bir Amerikalı için Müslüman, bir Türk için PKK'lı, bir Filistinli için İsrail devletidir.


Plüton, 5 sene önce lise giriş sınavlarına hazırlanan bir çocuk için gezegendir, bugün hazırlanan çocuk için değildir.


Savaş, aşırı zenginler için fırsat, generaller için onur, masumlar için ölümdür.


Korsan, yazarlar için hırsızlık, tezgâhtarlar için ekmek kapısıdır.


Huzur, bencil için sürekli cebini doldurup kendini garantiye almaktır. Kalender için tanımadığı üstü başı dağınık bir adama yemek ısmarladıktan sonra cebinde kalan son parayla dolmuşa binmektir.


Mütevazilik, kibirli insan için "mütevaziyim" demektir. Mütevazi adam için "ben de kibir sahibiyim" demektir.


Veli toplantısı, notları iyi olan öğrenci için pek bir şey ifade etmez, notları kötü olan öğrenci için kara kara düşünme zamanıdır.


Bayramlar ailesi olanlar için güzeldir, ailesi olmayan adam için sıradan bir gündür.


Tsunami bir Haitili için korkudur, Yozgatlı için "o ne am*ğa g*yum"dur.


Kurnazlık, bir çocuk için bakkala çaktırmadan içinde taso var mı diye cipsleri kurcalamaktır. Bir bakkal için "kaşarım kötü abi, beyaz peynir keseyim sana" deyip elinde kalan beyaz peyniri kakalamaktır.


Vatanseverlik cahil için ölmektir, kafayı kullanan adam için hayattayken bir şeyler yapabilmektir.


İnternet, ufku dar adam için Facebook'ta okey oynamaktır, ufku geniş insan için bütün dünyaya ulaşabilmektir.


Akıllı çocuk, cahil anneye göre yerinde mal mal oturan çocuktur. Elinde kamerayla "komik bi şey yapsa da internet'e koysam" diye düşünüp bütün gün evladını çeken hödük anne için şımarık çocuktur.


Saygı, cahil müslüman için başka insanların içkisine sigarasına laf atmaktır, akıl sahibi müslüman için müzik dinlerken "ezan mı okunuyor" tereddüttüne düştüğü an müziğin sesini bir an kısıp dışarıyı dinlemektir.


Eğitim toplumun gözünde kolejdir, üniversitedir, diplomadır. Toplumun yanıldığını farkedenler için her türlü yeni bilgi ve fikirdir.


İnsan içgüdüyle doğuştan gelen çok az şey haricinde kendi gözlemleyip yaşadıklarıyla öğreniyor dünyayı. Her insan farklı hayatlar yaşıyor, farklı olaylar gözlemliyor, farklı kişilerle ilişki kuruyor, ve ne gariptir ki her şeyi bu kadar "görelilik" üzerine olan insanın doğruları, doğru kabul ediliyor. Halbuki Plüton 5 sene önce de aynı Plüton'du, şu an da aynı Plüton. Plüton kendini bozmadı, Plüton değişmedi, o her zamanki gibi öyle dolanıp durdu yörüngesinde, değişen sadece insanın doğruları oldu. Bir şeyin "doğru" olması, insanların veya toplumun onu doğru bellemesiyle alakalı değildir. Fakat yine de doğası gereği kusurlu olmaya mahkum insanın doğruları doğru kabul ediliyor bu hayatta. İdamlar, karalamalar, eğitim, adalet hep bu insanın doğrularına göre şekillendiriliyor bu dünyada. Medya, insanların sevmeleri gereken kişileri nefret ettirebiliyor, nefret etmeleri gereken kişileri sevdirebiliyor. Korkmaları gereken şeye alıştırabiliyor, alışmaları gereken şeyden korkutabiliyor. Zira insanlardan oluşan bir dünyanın doğrularını belirlemenin yolu, bu insanlara doğumlarından itibaren bir şeyleri "doğru" diye dayatmaktan geçiyor. İnsan onu doğru kabul ederse, o şey doğru oluyor.


Öyleyse bir soru soracağım.


Ya insanlar yanılıyorsa?



25 Şubat 2012 Cumartesi

Padişah Tabloları Gerçek mi?


Tarih konusunda gençlerimizin kafası bir hayli karışık: Bunu gelen mektuplardan anlıyorum.
Böyle olması da doğal: Zira tarihimiz siyasi, ideolojik amaçlarla kullanılıyor.
Ayrıca da bu memlekette “tarih spekülasyonu” yapılıyor.
Bir bakıma tarih, bu çerçevede oluşturulmuş farklı


bir “Ergenekon çetesi”nin tasallutuna maruzdur!
Bu çete yıllardır “Tarihin yumuşak karnı” sandıkları bölümlerine kontra yumruklar indiriyor.
Hâlbuki her şeyin bir izahı vardır: Yeter ki, insan öğrenme maksadıyla tarihe gitsin. Gözlemleyebildiğim kadarıyla, bazıları “öğrenmek” maksadıyla değil, “öldürmek” maksadıyla tarihe gidiyor.
Dolayısıyla da işler içinden çıkılmaz hale geliyor.
“Tarihin yumuşak karnı” sayılan bölümler belli:



1. Şehzade katli;
2. Padişahların yabancı kadın almaları;
3. Hacca gitmemeleri;
4. Çok sayıda evlenmeleri.
Tarkan Yılmaz’ın sorusu da son maddeyle ilgili: “Neden padişahlar çok evlilik ve çok çocuk yaptılar?” diye soruyor.
Çünkü buna bir bakıma mecburdular.
Neden derseniz, biliyorsunuz devlet sürekli savaş halindeydi.
Babalarıyla savaşlara katılan şehzadelerden kaçının sağ kalacağı bilinemezdi. Üstelik sık sık salgın hastalık çıkıyor, bazı şehzadeler de bu şekilde ölüyordu.
Bu bakımdan padişah, mümkün olduğu kadar çok erkek çocuk sahibi olmak zorundaydı. Yoksa Osmanlı tahtı varissiz kalabilirdi.

Hüma Ayfer Salmaz/ Mudanya; “Tarih kitaplarımızda yer alan padişah resimlerinin gerçekle ilgisi var mı?”

Batılı ressamların fırçasından çıkma “Veronese Serisi” denen tabloların gerçekle ilgisi yoktur. “Şark Sultanı” olarak gördükleri padişahları hayallerinde canlandırdıkları gibi çizdiler. Ayrıca “Osmanlı sarayı” tabloları da hayal ürünüdür.
Ama yabancı yazarlar bu tablolara bakarak “Osmanlı hayatı” hakkında hüküm verici romanlar kaleme alıyorlar.
Bir anlamda “Şark Masalı” yazıyorlar.
Hazin ki, işin aslını bilmeyen gençlerimiz de bunları okuyarak Osmanlılar hakkında “karar” veriyor.
Dediğim gibi, günümüze gelen padişah tablolarının ve saray görüntülerinin gerçekle ilgisi yoktur.
Zaten bu padişahların şiş karınlı, ablak suratlı, süslü-püslü ve çirkin çizilmelerinden de bellidir.


Biri Sultan IV. Murad’ı ipekler içinde gösteriyor, diğeri sade giyimiyle ünlü Yavuz’un kulağına küpe takıp başına tâç giydiriyor.


Bir kere Osmanlı padişahları padişah ilân edilirken bile tâç giymez, sadece kılıç kuşanırdı. Bu merasim de genellikle Eyüp Sultan Camii’nde yapılırdı.
“Tâç giymek” Batılı hükümdarlara mahsustur, çünkü tâç Batı kültüründe hâkimiyet alâmeti olarak görülmektedir. Osmanlı’nın hâkimiyet alâmeti ise kılıçtır.


Bu gibi tablolarda Osmanlı padişahlarının alabildiğine şişman, ablak suratlı, yağlı ve çirkin gösterildiğine dikkat çekmek isterim.
Haremi de işte aynı yaklaşımla kaleme aldılar.
Vaktiyle İstanbul’a gelen Batılı gezginlerden bazıları, görmeleri mümkün olmayan haremi hayal ederek kâğıda döktüler. Görmediklerini de ısrarla sakladılar. Kendi ülkelerindeki “saray entrikaları” da rehberleri oldu. Böylece ortaya Osmanlı ile ilgisi bulunmayan tuhaf masallar yığını çıktı.
Tarih konusunda özellikle gençlerimizi daha duyarlı ve daha derin olmaya çağırıyorum.

Yıldıray Sağlam/ Kayseri; “Yeniçerilerin evlenmediğini duydum. Bu doğru mu?”

Sevgili Yıldıray ve sevgili gençler! “Duyum” deyişini artık aşmamız lâzım. Piyasada bunca kitap varken, kulaktan kulağa oynamak, Türkiye’nin geleceği hakkında beslediğimiz umutları tökezletir. Bilgilerimizi mutlaka kitaba, yani kaynağa dayandırmalıyız. Ancak o zaman birikim edinebiliriz. Zaten duyumlar da çoğunlukla yarım yamalak olur.
Bu girişten sonra, gelelim yeniçerilerin evlenme bahsine: Evet, doğru duymuşsunuz: Gerçekten de yeniçeriler “Yeniçeri” olarak kaldıkları müddetçe evlenemezlerdi.
Tabii bunu bile bile yeniçeri olurlardı.
Unutmayalım ki, Osmanlı Devleti, etrafı Hıristiyan devletlerle çevrili olduğu için sürekli savaş halinde bulunuyordu. Devletin en vurucu gücü de yeniçerilerdi. Yeniçeriler seferden sefere koşarlardı. Doğal olarak düzenli bir hayatları yoktu.
İşte bu yüzden evlilik sorumluluğunu ancak emeklilikten sonra üzerlerine alırlar, çoluk çocuğa karışırlardı.

22 Şubat 2012 Çarşamba

Philadelphia deneyi


28 Mart 1943 ; ABD'li bilim adamı Dr. Morris Jessup'ın, Einstein'ın birleşik alanlar kuramına dayanarak bir "ışınlama"  deneyi yaptığı iddia edildi. 'Philadelphia deneyi" adıyla bilinen ve askeri gizlilik içersinde gerçekleştirilen olayda, 104 mürettebatlı "USS Eldridge" adlı askeri gemi, tanıkların iddialarına göre Philadelphia deniz üssünde, yeşil bir sise bürünerek yavaş yavaş "kayboldu" ve kısa bir süre sonra 640 km. ötedeki Norfolk deniz üssünde ortaya çıktı.
Deney ile ilgili medyatik ciddi araştırmalar, 1980'de PHİLADELPHİA DENEYİ'ni perdeye getiren filme izin verildikten sonra başladı. Daha öncelerde, kamuoyuna göre olay sadece saçma bir söylentiydi. Charles Berlitz ve William Moore'un ortak yazdıkları kitap bir fantazi olarak kabul görmüştü.Ama deney ile ilgili kuşkular hala sürmektedir, nedeni anlamsız bir söylenti dahi olsa aşağıda okuyacağınız olaylar dizisi, şaşırtıcı, düşündürücü ve gerçekçidir.



Philadelphia Deneyi günümüz şartları gözönüne alındığında daha etkin ve düşündürücü bir iddiadır,olayda adı geçen bir avuç insandan geriye hemen hemen kimse kalmadığından kesin doğrulanma için ABD gizli arşivlerinin açıklanması gerekmektedir. Fakat, film için devlet tarafından zor izin verilmesi kuşku uyandırmakta ve dikkatleri yoğunlaştırmaktadır.Yaşamını Philadelphia Deneyi'ni araştırmaya adayan ve bir de "A-Z'ye Philadelphia Deneyi" adlı kitabı yazan Alfred Bielek bize tüm olanları anlatırken, "neredeyse delirme noktasına geldiğini söylüyordu;Philadelphia Deneyi tasarlanırken amaç çok güçlü bir elektromanyetik alanın sağlanarak gemilerin görünmez olmaları ve bu sayede top mermilerinden ve denizaltıların atacakları torpitolardan korunmasıydı.Hatta daha sonra,görünmezlik alanını bir benzerinin denizde değil, havada oluşturarak önemli üslerin görünmesinin engellenmesi de düşünülmüştü.

"EVRENSEL ZAMAN SAATİ"
Deneyin resmi ve bilimsel adı "PROJECT RAİNBOW" (Gökkuşağı Projesi)idi. Gökkuşağı Projesi, iddialara göre II.Dünya Savaşı sırasında küçük destroyer tipi bir savaş gemisinin başından geçti.Olayın yeri Philadelphia Deniz Üssü'ydü amaç ise gemiyi düşmanın fark etmemesi için görünmez yapmaktı.Projeye göre, fikir orjinaldi ve düşman radarları hiç fark etmeden gemi istenilen yerde birden ortaya çıkacaktı.Bilimsel tanımın adı;OPTİKAL GÖRÜNMEZLİKTİ; özel bir sistemle veya jeneratörle oluşturulan çok güçlü manyetik bir alan gemiyi saracak, ışınları veya radar dalgalarını büker yada kırarken gemi görünmez olacaktı. Düşüncesi dahi bir mucizeye benziyordu ve iddialara göre de Gökkuşağı Projesi başarılı olmuştu. Yani gemi fiziksel olarak kaybolmuş ve tekrar geri dönmüştü. Tanıklara göre geminin üzerini bir pelerin gibi saran manyatik alan görevini yapmıştı. Fakat ana hedef geminin kaybolduğu yerde değil, bir başka yerde ortaya çıkmasını sağlayabilmekti yani daha yaygın bir deyimle "ışınlama" yapılmalıydı.


Philadelphia Deneyi'nin temelinde düşünce olarak Albert Einstein'ın ''Çekim ve Elektriklenmede Birleşik Alan Kuramı'' vardır. Bu teori bu konuyla ilgili kişilerce "Elektronik kamuflaj" olarak tasarlandı.Einstein, bu teorisi 1925-27 arasında Almanya'da bir bilim dergisinde yayınlandı.Fakat Einstein,bu teoriyi daha denememiş ve daha tam anlamıyla geliştirmemişti.O zamanlardaki amaç, çok güçlü elektromanyetik alanın yapılarak gemilerin görünmez olmaları ve düşman kuvvetlerine karşı korunmasıydı.Hatta bu olayı havada oluşturarak üslerin görünmesinin engellenmesi de düşünülmüştü.Bu deneyin çalışmaları 1930 yıllarda "Project Rainbow"ismiyle başlatıldı.Başlatıldığı yer ise Chicago Üniversitesidir. 1 yıl sonrada bu çalışma PrincetonÜniversitesinde devam ettirildi.bazı bilim adamları bu projede zaman zaman yer aldılar.Bunlar Einstein, Dr. Johnvon Neumann ve Dr. Nikola Tesla'dır.Dr. Alfred Bielek her 10 yılda bir Ağustosun 12'sinde manyetik enerji alanının tekrar oluştuğunu öne sürüyordu.1943'ten sonra 1963 ve 1983'te aynı olay olmuştu. sebebi ise "Senkronizasyondu" Enerji alanları tekrar toplanıyor, dalgalanarak ortaya çıkıyordu, fakat bu alanlar karmaşıktı. Neumann, 1986'da ölen Bielek'in anılarından yazdığına göre bu olayları doğrulamıştı.İfadesi teyp bantlarında vardı. Oluşturulan büyük enerji, doğru açıda sekronize edilirken birden kontrol dışına çıkmış ve "Yönsüz dalgalar'a" dönüşmüştü. Bunun sonucunda ortaya alışılmadık etkiler çıkmaya başlamıştı.Senkronize dalgalar zamanı büküyor ve etkiliyordu.Bir diğer ilginç yaklaşım, Wisconsin Üniversitesi Matematik Profesörü olan Henry Levenson'dan gelmişti.Bu fikre göre zamanın merkezi bir alanın çevresinde yoğunlaştığını ve bir "Zaman Saati" oluşturarak, tüm varoluşun gerçekleştiği ve gerçekleşeceği şifrelerle çalıştığını söylüyordu; Dediğine göre "Şifrelerin içinde yaşayan herşey vardır, dünyadaki bütün maddesel varoluş dünya saat ve zamanına göredir;dünya, Güneş saatine göre, Güneşde galaktik saate göre ayarlıdır.Eğer zaman kilidi yüksek ve güçlü bir enerji alanı ile bozulursa, ortaya çeşitli zaman ve mekan dengesizlikleri çıkar.Taki zaman yeniden kendini tamir edip yeniden dengesini bulanadek"


BİLİM ADAMI DR. MORRİS K. JESSUP'UN  ESRARENGİZ ÖLÜMÜ
Olaylar 1943 yılı haziran ayında başladı.Geminin adı USS Eldridge'di, DE 173 bir koruma destroyeri olarak sınıflandırılmıştı. Bir görgü şahidine göre,75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4 manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi ( Herbiri iki megavat CW gücündeydi ve onlarda güverteye monte edilmişti.),3000 adet 6L6 güç artırıcı tüp,iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel senkronizasyon ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman,oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri için görünmez olacaktı.USS Eldridge adlı destroyer, Philadelphia Deniz üssü'nün önünde biraz açıkta duruyordu, gözlem gemisi olarak da SS Andrew Furuseth isimli bir şilep seçilmişti.İşte iddialara göre Philadelphia Deneyinin ortaya çıkmasını sağlayan insan bu geminin personelinden bir gemicidir. Bu kişi Carl M. Allen imzasıyla, 1950 yılında Dr. Morris K. Jessup'a garip mektuplar gönderdi ama zarfın üzerindeki isim Carlos Miguel Allende'ydi,Mektupta yazılanlara göre Allende veya Allen, olayları baştan sona seyretmiş gibiydi,Jessup adres olarak verilen posta kutusuna mektup yazarak ayrıntı istedi ve bir mektup daha geldi; bu Allen, anlattıklarını kanıtlamak için hipnoz, sodyum pentatol ( bilinci uyuşturarak iradeyi kran doğruyu söyleten bir ilaç )ve teyp kaydı istiyor,olayın etkin bir biçimde açıklanması halinde insanların böyle bir nakil sistemiyle yıldızlara dahi gidebileceğini yazıyordu.


Kitabın sayfaları üç değişik yazıyla yazılmış ve notlar alınmıştı,Dr. Jessup yazılardan birisinin Alle'nin yazısının aynı olduğunu fark etti.Notlar sanki dünya dışı birisinin gözlemi olarak  yazılmış gibiydi, binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçları tarif ediliyordu, sonunda ise Güç alanlarından, bir maddenin nasıl kaybolup, nasıl ortaya çıkarılabileceği ve 1943'te philadelphia'da yapılan deneyden söz ediliyordu. Normalde, saçma olarak tanımlanması gereken bu kitap, nedense ABD Hükümeti tarafından Pentagon'da üst düzey belli yetkililere özel olarak dağıtıldı.Carlos Miguel Allende veya Carl Meredith Allen yani Dr. Jessup'a mektup yazıp,deneyi anlatan kişi kimdi? Neden mektubu yazdıktan sonra kayboldu ve öyküsünü neden basına yollamadı? ABD Hükümeti, Jessup'un üzerinde notlar bulunan kitabıyla neden bu kadar ilgilendi?1959 Nisan'ında Jessup, arkadaşı doktor Mason Valentine'i arayarak Deney ile ilgili kesin sonuçlara ulaştığını anlatarak ertesi gün buluşmalarını istedi, 20 Nisan akşamı yemekte buluşacaklardı ama bu yemek gerçekleşemedi.Buluşacakları gece, Miami'de Hammock Parkı'nda Dr.Morris K. Jessup, arabasında ölü bulundu, polis raporlarına göre arabasında ekzoz gazıyla intihar etmişti ve söz konusu notlar ortada yoktu.Arkadaşları Jessup'un asla intihar edecek biri olmadığını söylediler,Valentine ise Jessup'un hastaneye götürüldüğünde hala sağ olduğunu öğrendiğini iddia etti fakat bunlardan bir sonuç çıkmadı ve olay kapandı. Acaba öyle miydi?Jessup'un Philadelphia Deneyi ile ilgili çalışmalarına ne olmuştu? Bu çalışmalar kimleri,neden rahatsız etmişti? Bu gizem hala çözülmüş değil.Yoksa böyle bir oyunla Jessup kendisine mektup yazan kişi Allen tarafından veya başka güçlerle intihar süsü verilerek notlarıyla birlikte bir yeremi götürülmüştü?
DENEY BAŞLIYOR

Önce hiç bir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu?


Sis azalırken, birşeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk.Hemen gemiye yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp kustuklarını gördük,diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı,sanki hiç birinin bilinci yerinde değildi.Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerine hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi.Gemi istenilen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943'te deney yine aynı gemide tekrarlandı.Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı.Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgide yok oldu. Şimdi gemi tamamen yokolmuştu. Bir kaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk'ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia'da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı.


Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmediler.Bu olayın en korkunç bölümü ise beş tane denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı.Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi.Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu.Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. "Donma" adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donmustu ve altı ay sonra kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup,çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi? diyor olayın tanığı.Philadelphia deneyi hakkında ''gemi'' nasıl Norfolk'a gitti? Neden yine Philadelphia'da bir yere gitmedi? Levenson'un "Zaman Kilitleri"mi neden olmuştu?
Biz bir zaman dizisi içerisinde yaşıyoruz her hareketimizde bir an geçiyor ve zamanı olmadan süregelen uzayla çevriliyiz. Uzay-Zaman içinde bir yerde, bir an için var olduğumuzda, oluşan zaman karesi yani o anın resmi, lokal uzay / mekan koşulları gereğince yakalanır ve dünyadan çıkarak güneş sistemine yayılır ama uzaya gitmez ve Güneş sisteminin çevresinde yörüngeye girer. Bu "Işınlanma" gibidir.Yani her hareketimizin bir resmi çekilip, uzaydaki albümde yerini almıştır.Bu sonsuz zaman resimleri veya dilimleri Yaradılıştan beri vardır.Yani dünya zamanı içinde değilde,uzay zamanı içinde geri dönüp tüm resimleri görebiliriz.Bu oluşumun diğer koşulu bugünün emilme özelliğidir,içinde bulunduğumuz an bir balon gibi şişerek holografik bir görüntü oluşturur; bu tekbir anlık resimlerin biriktiği bir alandır ve özel bir uzay alanındadır. Yani o alanda bu an geçmişdeki tüm anlar vardır; işte USS Eldridge'nin Norfolk'ta ortaya çıkmasının nedeni geçmişinde orada bulunmasıdır; çarpılan uzay-zaman alanında geminin geçmişte orada bulunduğu anı resmi ortaya çıkmış ve gemi görünmüştür.Yani o anda hem Philadelphia'da hemde Norfolk'tadır.Eğer zaman alanını yeterince bozabilirsek,bir yerde görünebilir,dünya-zamanda değil, uzay-zamanda yer değiştirmiştir. Sebebi daha önce oradaydı.Eğer olay sırasında ve transfer tamamlanmadan önce birisi enerjiyi durdursaydı, madde parçacıkları ışınlanarak emilecek kaynağına doğru yani geriye vakumlanarak bu andaki orjinal yerine dönecekti. İki tane balon düşünün;birisinin içinde Philadelphia'da USS Eldridge bulunsun; Diğer balon ise Norfolk'ta ama içi boş;Bu boş balonda madde olmayan holodrafik görüntü beliriyor ve bu görüntü geçmişte bir yerde olan uzaysal bir imaj.Geçmişteki her zaman resmi bir holografik bir imaj balonu olarak vardır,Bunu bir çizgi filmin kareleri olarakta düşünebilirsiniz. Bu resim dizisi her varolan her şey için oluşmaktadır. Eğer biz Philadelphiya'da bulunan USS Eldridge'nin kendisinin bulunduğu dolu balonu sıkıştırırsak,Norfolk'daki boş balona giden maddi bir bağlantı koridoru yada madde tüpü oluştururuz.Yani imaj gemiye doğru...



Bu noktada, kaynağın dörtte biri boş, hedefin dörtte üçü doludur, işte tam bu anda birisi balonu sıkıştırmayı durdurursa ne olur? Işınlanmış madde dalgalar halinde geri dönerek orjinal uzaysal alanına geri döner yine vakum yaparak balonunu doldurur. Basınç yani sıkıştırma enerjisi "Yüksek şiddette titreşen manyetik alanlar" transferden önce serbest kalmıştır. Sonuç dalgaları dev bozucu veya distortional etkiler yaratarak kütleyi alanında hacimsiz bırakırlar. Canlı organizmaların kayıt alanındaki etkileri kağıt gibi incedir, dalga yerini alırken tüm dalgaların kaydı sırasında kurbanlar hayalet kayıtlara dönüşürler. Bu bio-plazmik alanın bozulması ciddi fiziksel sorunlara yol açabilir; Bu olasılık öldürücü ve şaşırtıcıdır ama yapacak bir şey olamaz,Eğer amaç görünmezlikse, çeşitli tanım ve yorumlar getirebilir. Ama niçin gemi suya batmamış ve ya karada bir kentin ortasında belirmemiştir sorusunun cevabı yukardadır, zira geçmişin resimlerinde bunlar yoktur. Ve negatif sonuçlara göründüğü kadar bakılırsa, deneyde yanlış giden birşeyler vardır.Ama bunlar nelerdir?
Philadelphia Deneyi bu bilimsel anlatımlardan sonra bugün 1943'te olduğundan daha güncel.Yeni kaynaklardan yeni ayrıntılar öğrenilmekte ,başka bir iddiaya göre projede görev alanların beyni yıkanarak, gördüklerini unutmaları sağlanmıştı. Fakat yıllar sonra anılar geri gelmeye başladığı için yaşayan tanıklar konuşmaya başladılar. Bielek bu yeni iddialardan kitabında söz ediyor.

Philadelphia deneyi ile ilğili bazı sorular: İçlerinden hiçbirisi ortaya çıkıp, olayı neden anlatmadı?

Nasıl olduda ABD Deniz Kuvvetleri, böylesine önemli bilimsel adımı 50 yıl saklayabildi?
Böylesine korkunç bir sonuca ulaşan bu teknoloji nasıl bir şeydi?
Einstein'in "Birleşik Alan Kuramı" gerçekmiydi?
Peki bu kuram geliştirilip, tamamlanmışmıydı?
Bu gün Philadelphia Deneyi ile ilgili dosyalar hangi kapalı kapının ardında saklanıyor?



Dr. Valentine, Charles Berlitz'le yaptığı röpörtajda şöyle diyordu;Bence Philadelphia Deneyi bilinen ve alışılmış yollarla açıklanamaz. zaman faktörünü madde / zaman / enerji


Berlitz'e göre Philadelphia deneyi'nin yapılıp yapılmadığı belli değildir ve şu an için kanıtlanamaz ama kavram olarak geçerlidir.Çünkü Einstein'ın  ''Birleşik Alan Kuramı'' tarafından desteklenmektedir.Eğer deney yapıldıysa, söylentilerin ardındaki gerçek tanıklar susmaktadırlar ve belkide Türkiye'de de yayınlanan ''Yok Oldu''( Thin Air) kitabında anlatıldığı gibi çıldıran ve inanılmaz değişimler gösteren mürettebatın çoğu ölmüş veya gizli bir yerde ölümü beklemektedir.Ve belkide bir gün üzerinde ''çok gizli'' yazılı bir dosyanın açılma zamanı gelecek karanlıklar aydınlanacaktır.



1943 kışında, USS Eldridge, dünya savaşında başarı kazanmak için çeşitli yöntemler geliştirmeye çalışan donanma tarafından Gökkuşağı Projesi adı verilen teknik bir deneye maruz bıraklıldı.
Philadelphia Deneyi olarak ta bilinen bu deneyde gemi, elektromanyetik alan üreten bir düzenekle çevriliyor ve güçlü jeneratörlerden verilen akımla bu manyetik alan içinde etki altına alınıyor.

Resmi açıklamaya göre amaç, geminin olağan manyetik alanını yok ederek elektromanyetik tetikleme ile çalışan mayınlardan etkilenmesini önlemek.
Resmi olmayan iddialara göre asıl amaç, radarda görünmezlik hatta optik görünmezlik sağlayacak şekilde bir manyetik alan yaratmak ve geminin yansıttığı ışığı eğmek.

Fakat akım verildiğinde beklenmedik gelişmeler yaşanıyor ve gemi tamamen yok oluyor. Akım kesildiğinde gemi yeniden beliriyor. Deney esnasında geminin başka bölgelerde aniden belirip yok olduğuna dair ihbarlar ortaya çıkıyor. Deney sonucunda gemi personelinin çoğunun kaybolduğu, aklını yitirdiği ya da bedenlerinin kısmen geminin dokusu ile birleşmiş olduğu görülüyor. Bu bilgiler tahmin edileceği gibi resmi olarak yalanlanıyor. Gemi 1951'de yunan donanmasına devrediliyor. 1990'lara kadar orada hizmet veriyor.

23 Ocak 2012 Pazartesi

Jet Fadıl yerli oto için harekete geçti


Gündemin ilk sıralarına oturan yerli otomobil tartışmalarına Fadıl Akgündüz de katıldı.



Bundan 12 yıl önce, Cenevre Otomobil Fuarı sıradışı bir tanıtıma sahne oldu. Aylar öncesinden tartışmaları başlayan, üzerinde çok yazılıp konuşulan, ismi için yarışmalar düzenlenen 'Türk Malı' otomobil İmza, fuarda görkemli bir gösteriyle tanıtıldı. Astronomik yayın bedelleri ödenen ulusal televizyon kanalları, Cenevre'den canlı bağlantıyla saatlerce tanıtımı yayınladı.

YARIM KALAN FABRİKAYI TAMAMLAYACAK
Akşam'da yer alan haberde İmza, daha yola bile çıkmamasına rağmen Devrim'den sonra en çok konuşulan otomobil projesi oldu. Kamuoyunda Jet Fadıl olarak tanınan, Jetpa Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fadıl Akgündüz, geçtiğimiz günlerde İmza projesinden hiç vazgeçmediğini, Siirt'te yarım kalan fabrikayı tamamlayıp, İmza'yı en geç 2015 yılında yollara çıkartacağını açıkladı.

Son zamanlarda gündeme oturan Türk malı otomobil, yerli otomobil tartışmalarına da katılan Akgündüz; 'Önümü kesmeselerdi, bugün tartışılan Türk malı otomobil hayata geçmiş, 12 yıl boyunca önemli bir yol almış olacaktı' dedi.

ŞİMDİ ORTAM YERLİ OTO İÇİN ÇOK DAHA UYGUN
Yerli otomobil tartışmalarında, daha kendisinin 12 yıl önce başlattığı aşamaya bile gelinemediğini savunan Akgündüz şu açıklamaları yaptı; 'Tartışmaları ilgiyle izliyorum. Üretime hazır prototipim, tasarımım, markanın ismi ve hepsinden önemlisi müşterilerim hazır. İmza'yı üretmekten bir an bile vazgeçmedim. Siirt'te yarım kalan fabrikayı tamamlayacağım, en geç 2015 yılında İmza yollarda olacak. Türkiye'nin koşulları 2000'li yıllara kıyasla artık yerli otomobil için çok daha uygun.' İmza için, tasarım, geliştirme ve tanıtım olarak yaklaşık 200 milyon dolar para harcadığını iddia eden Akgündüz; 'O yıllarda yerli otomobil üretimi çok iddialı bir söylemdi. Çin'in dünyanın en büyük otomobil pazarı olacağı, Hintlilerin otomotivde bu kadar gelişeceğini kimse beklemiyordu. İmza için ben 200 milyon dolar harcarken, Türkiye'de 50 milyon dolara otomobil montaj fabrikası kuruluyordu. Sadece 400-500 milyon dolar daha yatırıp, fabrikayı tamamlayabilirdim' dedi.

MARKAM DA HAZIR MÜŞTERİLERİM DE
Otomotivde en önemli konunun marka ve müşteri olduğunu savunan Akgündüz; 'Eğer kendine ait bir markan ve pazarlayabileceğin müşterilerin varsa, geri kalan konu teferruattır. Bu gün dünyanın en büyük markalarından Mercedes, bazı motorlarını Nissan'a yaptırıyor, BMW, Fransız Peugeot'dan motor satın alıyor. Tümüyle Bursa'da üretilen araçlar, Opel, Citroen, Peugeot markasıyla satılıyor. Kimse aracı kimin ürettiğine, parçalarının, motorunun nereden geldiğine bakmıyor. Marka kendininse dünyanın en iyi tasarım, mühendislik büroları emrinde. En büyük avantajım müşterilerim hazır. İmza'yı sadece Türkiye değil, İslam dünyası da merakla bekliyor' açıklamasını yaptı.

VERGİ HARİÇ 6 BİN EURODAN SATACAĞIM
Siirt'teki fabrikanın bütün izinleri ÇED raporları tamam diyen Akgündüz; 'Yarım kalan inşaatı, Caprice Gold'dan sağlanacak öz kaynaklar sayesinde rahatlıkla tamamlayacağım. İlk etapta 200-300 milyon euroluk yatırım öngörüyorum. Bu rakam bir fabrika için fazlasıyla yeterli. Bir otomobilin neredeyse yüzde 70'lik kısmı yan sanayi tarafından üretilen parçalardan oluşuyor. İrtibatta olduğumuz yan sanayiciler, fabrikanın yakınında depo alanları kurmaya hazır. Bir kısmıysa, yer verin orada da üretime hazırız diyorlar. 2015'te ilk çıkan İmza'yı, vergiler ve nakliye hariç 6 bin euro fiyatla satmayı planlıyorum. Jetpa tekrar faaliyete geçecek. Araçların pazarlamasını bu kanalla yapıp, maliyetleri en aza indireceğiz. Yılda 150 bin adetten başlayan satışlar İmza için hayal değil' açıklaması yaptı.

CAPRİCE GOLD BİTTİĞİNDE MALVARLIĞI 1.5-2 MİLYAR EURO OLACAK!
Dini ve milli duyguları sömürerek, nitelikli dolandırıcılık suçunu işlediği gerekçesiyle Fadıl Akgündüz, 10 Ekim 2002 tarihinde tutuklandı. 4 yıl 2 ay hapse mahkum edilen Akgündüz'ün hakkındaki suçlamalar, zamanaşımı nedeniyle düştü. El koyulan malvarlığı ve İsviçre bankalarındaki hesapları serbest bırakılan Akgündüz, yatırdığı 150 bin liralık kefaleti de geri aldı. Şu anda Caprice Gold otelini inşa eden Akgündüz, 9 bin 500'ün devre mülkün büyük kısmını 233 milyon liraya sattığını, proje tamamlanınca malvarlığının 1.5-2 milyar euroya ulaşacağını açıkladı.

7 Ocak 2012 Cumartesi

İŞ STRES ÖLÇEĞİ

Aşağıda iş hayatınızla ilgili bazı durumlar sıralanmıştır. Bu durumlarla ilgili olarak düşüncelerinizi verilmiş olan sayıları kullanarak belirtiniz.

1. Hiçbir zaman 3. Bazen 5. Hemen hemen her zaman
2. Ender olarak 4. Sık sık


1. Sorumluluklarınızı yerine getirmek için yeterli yetkiniz olmadığını hissedermisiniz?
2. İşinizin amacı ve taşıdığınız sorumluluklar konusunda tereddüte düşermisiniz?
3. İşinizde gelişme ve ilerleme konusunda sizin için varolan imkanlardan şüpheye düşermisiniz?
4. Normal bir iş gününde bitirilemeyecek kadar ağır bir iş yükünüz olduğunu hissedermisiniz?
5. Çevrenizdeki kimselerin birbirleriyle çatışan taleplerini karşılayamayacağınızı düşünürmüsünüz?
6. İşinizin gerektirdiği eğitime tam olarak sahip olmadığınızı düşünürmüsünüz?
7. Amirlerinizin iş başarınız konusundaki değerlendirmelerini bilirmisiniz?
8. İşinizi yapmak için gerekli olan bilgileri elde etmek konusunda güçlükle karşılaşırmısınız?
9. Tanıdığınız insanların hayatlarını etkileyecek kararlar konusunda endişe duyarmısınız?
10. İşte, çevrenizdekiler tarafından hoşlanılmadığınızı ve kabul edilmediğinizi hissedermisiniz?
11. Amirinizin sizi etkileyen karar ve davranışlarını yönlendiremediğinizi hissedermisiniz?
12. Birlikte çalıştığınız kimselerin sizden tam olarak ne bekledikleri konusunda tereddüte düşermisiniz?
13. Yapmak zorunda olduğunuz işin miktarının işinizin kalitesini olumsuz yönde etkilediğini düşünürmüsünüz?
14. Daha iyisini nasıl yapılacağını bildiğiniz halde, işinizi bunun dışında yapmak zorunda kalırmısınız?
15. İşinizin aile hayatınıza engel olduğunu hissedermisiniz?

PUANINIZI TOPLAYIN VE 15 E BÖLÜN. ELDE EDECEĞİNİZ SAYI SİZİN İŞ STRES PUANINIZDIR...




STRES PUANI

1,0 - 1,3 B
1,4 - 1,9 C
2,0 - 2,5 D
2,6 - 3,1 E
3,2 - 3,4 F
3,5 - 4,0 A




A ) Sağlık ve verimliliği ciddi olarak tehdit eden ağır risk düzeyi

B ) Kişiye önemli olduğunu hissettirmeyen, onun kapasitesini kullanmasına imkan vermeyen ve yeterli uyarım sağlamayan, dolayısıyla can sıkıntısından ve önemsizlik duygusundan kaynaklanan stres düzeyi

C ) Uyarıcı yönleri olan, ancak hafif bir iş. Başarı güdüsü yüksek biri için sıkıcı, mücadeleci olmayan biri için uygun bir iş stres düzeyi

D ) Sağlık ve verimlilik açısından en elverişli stres düzeyi

E ) Uyarıcılığı yüksek, sorumluluğu fazla ancak kişiye çekici gelen iş stres düzeyi. Bazı yönleriyle kişiyi zorlayarak verimliliği artırırken, bazı yönleriylede sağlığı tehdit edebilir

F ) Sorumluluk düzeyi yüksek, kişiyi zaman açısından zorlayan, dinlenmeye ve aile ilişkilerine imkan tanımayan, bu sebeple sağlık ve verimlilik için tehdit oluşturan stres düzeyi




UYGUN İŞ STRES DÜZEYİ KİŞİNİN İYİ AKORD EDİLMİŞ BİR KEMAN TELİ GİBİ, UYGUN GERGİNLİKTE OLMASINA İMKAN VEREN STRES DÜZEYİDİR. NE GEVŞEK TELLERDEN İYİ SES ALINABİLİR, NE DE ÇOK GERGİN TELLERDEN UYUMLU BİR SES ÇIKAR...

ALFABETİK DÜŞÜNME TEKNİĞİ

Diyelim ki, sorunumuz sıra dışı bir sinema salonu açmak. Elimizde büyük bir şehirde sinema salonu açacak kadar bütçe var. Ancak açacağımız sinemanın tanınması ve başarılı olması için birkaç yıl beklemek istemiyoruz. Öyle bir yol olmalı ki, altı ay içinde sinema tanınmalı, konuşulmalı, sevilmeli ve sinemaya gitmek söz konusu olduğunda akla ilk gelen seçeneklerden olmalı. İlk altı ay içinde doluluk oranları yüksek bir sinema salonuna dönüşmeli.

UYGULAMA YÖNTEMİ
Alfabenin harfleri dikey bir şekilde yazılır . Her harfle ilgili akla gelen kelimeler, harfin karşısına yazılır. Kelimelerin sorunla ilgili olması gerekli değildir ve hatta ilgisiz olması tercih edilir. Ardından her kelime ile sorun arasında bir bağlantı, bir ilişki kurulmaya çalışılır. İşe yarayacak gibi görünen fikirler not alınır. Bütün fikirlerin birlikte kullanılması gibi bir kural yoktur. Yakalanan on-on beş fikirden bir tanesi ya da uyumlu olan birkaç tanesi kullanılabilir. Uygulamaya geçilir.

Küçük bir örnek çalışma için çok sayıda kelime değil, birkaç kelime seçelim: Araba, burç, çocuk, hamak. Sonra bu kelimelerle sorunumuzu bağlamaya çalışalım.

Kutuya Hapis Olmuş Zihinler ve Araba
Araba kelimesi ile sinema salonu nasıl bağlanabilir? Akla hemen, araba parkı olan sinema salonları geliyor. Ancak bu, sıra dışı sayılmayabilir. Çünkü daha önce uygulanmış ve bilinen bir model. Deyim yerindeyse kutunun içinden. Bu tür bilindik fikirler, akvaryumlu kafeler ve arabalı sinema salonları, sıra dışı bir fikir arayan kafaları kutunun içinde bırakabilir. Dolayısıyla bilindik fikirlere takılmadan, daha zor ilişki kurulacak kelime, nesne ve olguları incelemek daha uygun olabilir.


Burçlara İndirim Yapan Sinema Salonu
Burç kelimesi ile sinema salonu nasıl bağlanabilir? Örneğin, sinemada burçlara göre sürekli bir indirim kampanyası düşünülebilir. Tarih hangi burca denk geliyorsa, o burçtan olanlara indirim verilir. Böylece 12 ay boyunca her burçtan kişinin indirim alma hakkı olacaktır. Diyelim ki, 21 Aralık – 22 Ocak tarihleri arasında Kova burcundan olanlara yüzde elli indirim verilebilir. Sinema insanların birçok örnekte birkaç arkadaş gittikleri bir yer olarak, bir Kova burcu yanında Kova burcu olmayanları da yanında götürecektir. Yıl boyunca tüm burçlar için indirim olduğundan sinema salonunun ilanları, insanların ilgisini çekebilir. Sinemanın ismi Burç olabilir. Sinema biletlerinin arkasında burç açıklamaları olabilir. Salonlara burçların isimleri verilebilir. Burç kavramı, dekorasyon unsurlarının tamamında kullanılabilir. Bu fikrin yeni müşteri getirme olasılığı daha çok gibi görünüyor.

Çocuğunuzu Oyaladıkları Sinema Salonu
“Ç” harfinden devam edecek olursak, çocuk kelimesini kullanarak nasıl sıra dışı bir sinema salonu elde edebileceğimizi düşünebiliriz. Çocuk sahibi olmuş çiftlerin en önemli sorunlarından bir tanesi, yalnız başlarına yemeğe ya da sinemaya gitme özgürlüklerinin önemli ölçüde kısıtlanmış olmasıdır. Şimdi bir sinema salonu düşünelim; aynı anda iki film başlıyor. Bir tanesi yetişkinler için, diğeri de çocuklar için. Çocuklar için olan salonda pedagoji eğitimi almış, çocuklarla çok iyi anlaşabilen uzman gençler var. Sinema koltukları yok, onların yerine yastıklar ve yere serilmiş yumuşak kalın tüylü halılar var. Yetişkinler kendi beğendikleri filme girmeden önce, çocuklarını bu salondaki uzman gençlere emanet ediyorlar ve filmlerini izlemeye gidiyorlar. Bu tarz bir sinema salonu, birçok çocuklu aile için çok cezp edici olabilir. Hatta sundukları hizmeti yüksek olarak da fiyatlandırabilirler.


Hamaklı Sinema Salonu
“H” harfinde ilk karşımıza gelen kelime hamak. Hamak ile sıra dışı sinema salonu olur mu? Açıkçası harika olur gibi görünüyor. Düşünsenize amfi-tiyatro şeklinde bir salonda uygun açıda yerleştirilmiş bir perde ve hamakta uzanarak seyrettiğiniz bir film. Oldukça çekici bir fikir gibi duruyor. Üstelik maliyet olarak da, hamakların maliyeti koltuklardan daha az olacaktır. Sinemanın ismi de Hamak olabilir. Dekorasyon olarak da biraz daha yazlık, bambu malzemeden yapılmış unsurlar kullanılabilir. Düşünsenize böyle bir sinema olsa, siz ya da arkadaşlarınız gitmeyi arzu etmez misiniz?

Alfabetik Düşünme Tekniği, Bizi Yaratıcı Kılabildi mi?
Sıra dışı bir sinema salonu kurma konusunda Alfabetik Düşünme Tekniği ile yaptığımız çalışma, gerçek yaşamda on beş dakika kadar sürüyor. Bu tür bir teknik olmadan bu kadar kısa sürede bu kadar sıra dışı fikir aklımıza gelir miydi? Seminer katılımcılarımız bu soruya “gelmezdi” diye cevap veriyor. Alfabetik düşünme tekniği bizi, içinde bulunduğumuz düşünme kutusundan dışarı çıkarıyor.